Thursday, August 5, 2010

İnsan Olmak Başka Avrupalı Olmak Başkadır

Yazılı tarih okunduğundan beri bilinen gerçek Avrupalıların azılı birer insan düşmanı olmalarıdır. Bir kısım insan tarafından Avrupa her ne kadar uygarlık ve medeniyet ölçütü olarak lanse edilse de insanın içini kaldıran ve tüylerini diken diken eden bu medeniyete uzaktan bakmak bile tahammül sınırlarını zorlayabiliyor.

“Kork Allah’tan korkmayandan” diye nasıl muhteşem bir söz var, bilirsiniz. Bu söz, Avrupalı ile daha bir anlam kazanıyor. Şöyle ki: En kanlı yıllarında bile din adına işledikleri cinayet ve uyguladıkları işkencelerde, Allah’tan nasıl korkmadıklarını onu “sevgi tanrısı” yaparak anlatmışlardı. Bu jargon maalesef halen tedavüldedir.

Kendi Rablerinden bile korkmayacak kadar pervasız olan bu akraba ırklar, gittikleri her kıtada kan içmeye devam etmişler ve hiç değilse bu barbarlığı birbirlerine göstermeye engel olmak adına “insan hakları” diye bir şey uydurmuşlardır. Yaratıcının her kuluna bağışladığı bu hakları kendi lütufları gibi insanoğluna sunma yüzsüzlüğünü de göstermiş ve pek tabii ki bunda da başarılı ve objektif olamamışlardır.

Dindar da olsalar dinsiz de olsalar sonuç pek değişmiyor. Amerika, Avustralya ve Hint yarımadası Hıristiyanlaştırma adına kırmızıya boyandı. Hatta bilgi ve görgüden uzak papazlar laf anlatamadıkları yerlilerin insan olmadıklarına karar vererek insansıları ortadan kaldırmayı denediler. Ardından Afrika’daki akıllara sığmayacak materyalist ve kapitalist katliamlar başladı. Fakat benim acizane aklımın alamadığı şey ise bu kıtalarda katliamlardan bir şekilde sağ kurtulabilmiş olan siyah ırkın Hıristiyan olabilmesidir. Hatta sırf bu yüzden yaşadıkları bu katliamlar bana insan olma utancını yaşatırken yine de serin ve insan kalabiliyorum.

Bosna Hersek başbakanını Sırp kontrol noktasında zırhlı BM aracından indirenler Fransız askerleriydi. Oracıkta şehit edildi başbakan. Ve Fransız subaylar bu olaydan sonra ülkelerine döndüklerinde madalya ve nişanla onurlandırıldılar. Mitterand, Amerikan başkanı Clinton’a Avrupa’nın ortasında bir Müslüman ülke görmek istemediklerini açık açık söylüyordu. Bunu Vatikan emretmiş olmalıydı..

Srebrenitsa’da 8000 müslümanın silahlarını teslim alan ve sözde barışı tesis etmek adına Müslümanların hepsini Sırp katillerine vererek ölümlerini seyreden Hollandalı askerlere de ülkelerine döndüklerinde devlet nişanı takıldı. Haklarında açılan tecavüz ve cinayet davalarına rağmen. Bu ülkenin %41’inin resmi kayıtlarda ateist olarak geçmesi sizi korkutuyor mu? Hiçbir prensibi olmayan insanlardan siz de korkar mısınız?

Koca ilaç fabrikalarının koca Afrika’yı kobaya çevirmeleri sayesinde bugün saçlarımız ipeksi bir dokunuşa sahip, diş macunumuz dişetlerini tahriş etmiyor ve astım ilaçları ciğerlerimizi delmiyor…

Küçücük Belçika’nın ağabeyi Fransa ile birlikte Ruanda ve Kongo’da yaptıkları, Hollanda’nın Güney Afrika’da işlediği cinayetleri, İspanya’nın milyonlarca Amerika yerlisini katletmeleri, Portekizlilerin Okyanusya cinayetleri, İtalya’nın son anda yetiştiği kuzey Afrika katliamları, Fransızların Cezayir, İngilizlerin Çin, Hindistan ve Avustralya destanları, Hatta hepsinin ortaklaşa Anadolu’da uygulamaya çalıştıkları katliamlar.. Dikkat ederseniz yunandan, rumdan, sırptan, hırvattan, ermeniden, bulgardan bahsetmiyorum bile.. Bütün bunlar bize tek bir şeyi öğretiyor: Avrupalı olmak insan olmaktan başkadır.

Almanlar Yahudilere soykırım uygularken hiçbir Avrupa ülkesinin protesto etmemesi bilakis Vatikan’ın Almanya’yı desteklemesi bizler için korkunç bir referans. Yahudiler belki Hıristiyan Avrupalılarla bugün dost olabilirler ama Müslümanlardan başka gerçek dostluk görebilecekleri başka bir topluluk yok, bunu da gayet iyi bilirler.

Bütün referanslar bir yana 1961’de Kongo’da yaşananlar ve Ruanda katliamları bize çok iyi bir ders veriyor. Aramızdaki dik kafalı, körü körüne milliyetçi, cesaret budalalarının bu dersi iyi anlamaları lazım, gayet açık ve net söyleyelim:

Türkiye her zaman Avrupa Birliği’nden yana gözükmelidir, her zaman yalvarır pozisyonda olmalıdır ve AB ülkeleri ile iyi geçinmelidir.. Ta ki güçleninceye kadar. Siyaset yapan bir ordu bunu hiçbir zaman beceremeyeceğiz ama biz ne zaman ordumuzla bir olup güçlensek Avrupa’ya da o zaman başkaldırabiliriz. Yoksa başbakanımızı bile asarlar da gıkımız çıkamaz. Özellikle Kongo olayı siyasi bir ordunun ve muhteris bir muhalefetin dış güçlere nasıl oyuncak olduğunu ve kendi evlatlarını nasıl yediğini iyi anlatır.

Avrupalı Hıristiyanlar ya da şimdinin kapitalistleri, giriştiği her katliamda önce kardeşi kardeşe kırdırıyor, bunu okumaktan usandık. Ne ilginç bir tesadüftür ki bir milletin katilleri önce o milletin milliyetçileri oluyor. Her millet kendi milliyetçileri tarafından yok ediliyor aslında. Ardından sömürmek Avrupalıya kalıyor.. Bunca katliamdan sonra içimin serin kalmasının nedeni belki zafiyet belki de bir hak edilmişlik duygusu ama insan düşünmeden edemiyor acaba şirkten bile önce, “aptallık” en büyük günah mıdır?

0 comments: