Thursday, August 5, 2010

Nereye Kadar Mutlu "Türküm" Diyene

Siyasette yapılan tartışmalar ve günlerin getirdiklerine bakınca ister istemez siyasi, sosyal hatta ekonomik bütün sorunların altında sindirilememiş bir devlet ideolojisi yattığını görüyorum. Bu sorun terziye elbise ısmarlayıp elbise gelmeden kilo almaya benzemiyor pek. Bu sorun daha çok jargonların ifadelerinin zamanla değişmesinden kaynaklanıyor. 1910 yılında duvara asılacak bir sözün 2010 yılında kavgaya neden olması tamamen yitirilen anlam ile alakalı diye düşünüyorum.

Kendini Kemalist yahut Atatürkçü olarak lanse eden bir zümrenin bugün ülkeyi bölme noktasında eylem sağladığı maalesef açık. Ne acıklıdır ki, dil özgürlüğüne bölünme tehlikesini işaret ederek karşı çıkan siyasetçiyle aynı tehlikeyi işaret ederek dil özgürlüğünü savunuyoruz.

Tarihin hiçbir döneminde etnik milliyetçilik birleştirici bir unsur olmamıştır, tabi kötü örnekleri saymazsak. Mesela Cengiz Han’ın liderliğinde birleşen Moğollar yaptıkları tahribatla dünyanın modern çağa ulaşmasına asırlarca engel oldular ve bugün yoklar. Hangi etnik birliktelik dünyaya huzur verdi? Almanların siyasi bütünlüğü sağlamaları Avrupa’yı, Japonların istikrarı ise Asya ve Pasifik’i kana bulamadı mı? Ve ikisinin karşısında da çok uluslu güçler yok muydu? Dünyanın şeytanı hep tek millet mehdisi de çok ulusların koalisyonu olmadı mı her zaman?

Orta Avrupa’da ve Balkanlar’da İslam’ı seçerek din değiştiren bir kişinin dedikodusu “Türk olmuş!” diyerek yapılırdı eskiden. Yani Türk demek Müslüman demekti Avrupa jargonunda. Bu durum Barbaros Hayrettin Paşanın Afrika’sında da böyleydi. Hıristiyan İspanyollarla birlik olan Müslüman Berberi ve Arap melikleri, Hıristiyanlarla koalisyonu bitirince Türk oluyorlardı birden bire. Demek ki enternasyonal bir ifade idi Türk kimliği, sadece bir din ya da salt bir ırk değil.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü, Lozan’da azınlık değil kurucu unsur olarak kabul edilen Kürtleri rahatsız etmemişti o zamanlar. Zira bu Türkler hem Türkçe hem Arapça, hem Zazaca, hem Kürtçe, hem Boşnakça konuşuyorlardı, hatta İbranice, Lazca, Çerkezce, Abhazca ve Gürcüce konuşanları da vardı, hatta Rumca ve Ermenice konuşanları da!

Hürriyet gazetesinde bir dikkatinizi çekmiştir, “Türkiye Türklerindir” yazar, ne gariptir ki bunu söyleyen adam Türk değildir. Hatta birkaç kuşak ötede ailesi İbranice konuşur!

“Türkiye Türklerindir” sözü de rahatsız etmemişti Kürtleri ne de olsa onlar da Türk’dü. Ta ki anayasada Türklüğün tanımı yapılıncaya kadar. O zaman anladılar Kürtler Türk olmadıklarını. Hatta o zaman anladılar bazı Türkler Türk olmadıklarını. “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü işte o zaman öksüz kaldı. Türkçe konuşan insanlar dünyanın topraklarına adalet ve huzur dağıtırlardı eskiden. 16.yy’da Hırvat veya Abhaz komutan Arnavut, Boşnak ve Türk askerine Türkçe hücum emrini verdiği zaman Cermen köylüsü tiranlıktan kurtulacağına sevinirken, doksanlı yıllarda gece yarıları Hakkari’nin bir mezrasında kapı eşiklerinde duyulan Türkçe sesler ise yataklarında büzülmüş olan yavruları korkudan titretir oldu.

Biz bardağı bile yıkadıktan sonra ters çevirir koyardık, zira içi boş olan şey pislikle, toz toprakla dolar. İçi boş bırakılan bir hilafet müessesesi nasıl bile nasıl Abbasi’den Yavuz’a geçmişse, mayosunu giyip denizde kulaç atmaktan başka bir fonksiyonu olmayan Abdulmecid’de de kalamaz ve milletin kudretli meclisine tevdi edilirdi. Ve içi boş bırakılan bir “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü de dağa taşa yazılınca ülkede birlik sağlanmazdı elbette.

Otuzlu yıllarda Van’da Türkçe bilmeyen Kürd’e, Mardin’de Arap’a zorla Türkçe ezan dinletmek ve yabancı oldukları bir lisanla ibadet ettirmek ne kadar mantıklıydı? CHP’nin köy enstitülerinde mezurayla kafatası ölçmek kimin icadıydı? Bütün bunları yapan sözde Türk milliyetçileri bölünmemeyi mi amaçlamışlardı gerçekten? Şeyh Sait cumhuriyete isyan etti diyenler, nasıl bir mantıkla bu tezatı savunurlar, cumhuriyetten başka bir şansı var mıydı ki bu milletin? Yoksa Şeyh Sait kendi babasının adına bir ülke mi kuracaktı?

Milliyetçiliğin verdiği bütün tahribata rağmen bu ülke sırf mazisinin hatırına birlik ve beraberlik içinde yaşamıyor mu? Atatürkçü olduğunu her fırsatta deklare eden bir kısım kadın erkek aslında var güçleri ile farkında olmadan bu ülkeyi bölmeye hizmet etmiyorlar mı? Osmanlı’nın Lazistan mebusları, Kürdistan mebusları gönül rahatlığıyla önce Türk olduklarını ifşa ederlerken bugün Türkiye cumhuriyetinde bir kısım insan neden “biz Kürdüz” deyip dağa çıkıyorlar ya da ayrı parti kuruyorlar? Resmi ideoloji Ziya Gökalp’i Kürtken Türk kabul ediyor da, ömrünü Türk’e ve İslam’a hizmete adamış Said-i Nursi neden otorite tarafında her fırsatta Said-i Kürdi olarak lanse ediliyor? Ve Doğudaki Azerbaycan kardeş olarak kabul görüyor da güneyde, Irak’da kurulması muhtemel bir Kürdistan neden bizi korkutup rahatsız ediyor, ne o kardeş değil miydik biz?

Sen “ne mutlu Türk’üm diyene” sözünün içini 16.yy’da ki harçla doldur, ben altına imza atarım; yoksa hakim tepeye yazıp köylünün gözüne sokmakla ne Türk mutlu olur ne de Kürt!

Kendini Atatürkçü ya da Kemalist zannedenlerin aslını ifşa etmek için şunu da soralım: Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türkler ve Kürtler tarafından kurulan bu devlete Atatürk Türkiyesi denmesi sizi hiç mi rahatsız etmiyor? Hani Atatürk bu milleti soyadlarından kurtarmıştı ve herkes eşitti? Bir soyadı gidip başka soyadı mı geldi? Bu ülkeyi harbe sokup yenik çıkartan da parlamento ve siyasi partiler değil miydi? O zaman soyadlarının hatta gariban padişahın ne kabahati vardı? Demek ki sistem değişse de zihniyet değişmediği sürece devrimler havada kalıyor.

Önce birey olarak bağımsız olacağız ki, toplum olarak hür olabilelim ama sizin zihniyetinizde birine biat etmek varsa, ve bu 80 yıllık cumhuriyete karşı 3000 yıllık kültürünüzle genlerinize kadar işlemişse bugün minnettar olduğunuz kurucunuza, yarın otorite sağlayan siyasi liderinize ve en sonunda hükmeden bir tirana ya da diktatöre de biat edersiniz. Devrimler vicdanlarda ve beyinlerde olmadığı sürece bağımsızlık şarkıları ile dans eden ve kendini hür zanneden, başkanının oturduğu saray ile övünen tipik Asyalı diktatörize cumhuriyetçiklere dönersiniz. Yaşınız da 100’ü geçmez, benden söylemesi. Dünya Tarihi 100 yaşını aşamamış ulus devletler çöplüğüdür, inanmayan açıp okusun.

Demokrasi Savaşında Son Durum

Bu yazıya başlık seçerken itidalli davrandım, mesela pekala “katil laikçiler” gibi flaş bir başlık koyabilirdim. Çünkü bana bu yazıyı yazdıran tutuklanan başsavcının kurbanı olan S.G. isimli kadının kaderi. Görüyorsunuz işte başlığı, zaten bizim gibi liberal kanada yakın, demokratik insanlar itidalleri ile meşhurdur. Bugün laiklerle liberaller yer değiştirseler her generalin gözaltına alınış olayı karnavala dönmez miydi? Dışarıda öfkeli kalabalık gözaltına alınanları yuhalar, ÇYDD, ADD ve Mehmetçik vakfı gibi aranan yerler polis çıktıktan sonra yumurta ve domates yağmuruna tutulmaz mıydı? 301 davalarını hatırlıyor musunuz? Ne tesadüf o gün orada çirkeflik yapan ve yaptıranlar bugün Silivri’de dinlendiriliyor değil mi?

Ya medyamız?

Uğur Dündar bizim tarafta olsa çizgili mafya takım elbisesinin içinde kafasını sallaya sallaya “görüyorsunuz sayın seyirciler, bir de biz bunları kahraman zannetmiştik, meğerse ne kadar aptalmışız.. Hele şu başsavcı yok mu? Biz onu vatan menfaatine çalışıyor zannediyorduk meğerse kalpsiz bir katilmiş??? Gözaltına aldığı hamile kadının ikiz çocuklarının düşmesine neden olacak kadar cani ruhlu bir insanmış? Tutuklanan jandarma komutanının botuyla açılan kapısından ite kaka çıkarılan sanık olmadığı halde mahkemeye çıkarılan, hakimin “bunu neden getirdiniz?” sorusuna muhatap, sorgulama sırasında gördüğü şiddet nedeni ile ikiz çocuklarını düşüren S.G. için bütün kadın dernekleri seferber oldular…” dediğini düşünebiliyor musunuz? Haa sahi bu kadın dernekleri ne işe yararlar, kadın çarşaflı olunca kadınlıktan mı çıkıyor yoksa insanlıktan mı?

Hele Mehmet Ali Birand’ı hiç düşünemiyorum, her haberden önce aptal pozuna yatıp, soru sorarken suratına mahsus bir şaşkınlık ifadesi giydirmeye çalışan ve bu işte çok başarılı olup, yahu bu adam hakikaten aptal dedirten bir konuşma ve düşünme özürlü (dünyada tek) anchorman. O iyi ki bizim tarafta değil.. Laiklerin hainler listesinde olduğu halde hala onlara yalakalık yapmaya çalıştığına göre bir bildiği mi var acaba?

Ya Hürriyet gazetesi! amiral gemisi de amirallerle beraber batmasın! Başsavcının yavrusunun fotoğrafını göstererek olayı ajite etmeye çalışıyorlar ya, halbuki bilirler biz itidalli liberaller köpeğin bile yavrusuna kıyamayız, bütün yavrular değerlidir bizim için. Başsavcının düşürttüğü o iki yavru da öyleydi.. Evrakta sahtecilik de var işin içinde, yalandan kararlar da çıkarılmış yani.. yalanla dolanla alınmış S.G. ve işkenceyle kaybetmiş yavrularını.. Hürriyet gazetesinin neresinde vardı bu haber? Diğer gazetelerde vardı da Hürriyette neden yoktu? İşte Hürriyetin yavrulara verdiği değer! Başsavcınınki yavru da bizimki değil mi?

Bunu da geçelim..

Susurluk davasında ellerinde tencere tavalarla yürüyenler, ışık açıp kapayanlar ne yapıyorlar şimdi? Bu ülkede Solcudan, Kemalistten korkar olduk artık, müslüman gören Amerikalı federal polise döndük neredeyse, hep bunlar yüzünden. İşi cami bombalama, denizaltında seyirci patlaması yaratmaya kadar vardırdılar çünkü.. Tabi bazılarına göre birkaç çocuğun patlaması lazım inanmak için, zira polisimiz bu kadar yetenekli olamaz, patlamadan yakalayamaz.. Güngören bombacılarını da unutuverdi hemen Can Ataklı, Ümit Zileli gibi aptal pozuna yatan diğer laikçiler.. Ama haklılar bir konuda, ben de inanmıyorum Ergenekon örgütüne, bunları sınıflandırıp isimlendirmek gerekiyordu, Kemalist ulusalcılar ismi biraz ağır geldi feodal faşist demokrasi düşmanlarına ve kısaca Ergenekoncu dediler. Ülkelerini babalarının malı ilan edemediler, Atatürk’ün malı ilan etti bazı densizler ve Atatürk Türkiyesi dediler hatta halk için de bir Atatürk milliyetçiliği icad ettiler, bu en haşin Atatürk sömürüsü oldu ve bu sömürgenler Ergenekoncu olarak tarihe kaydedildiler. Demokrasinin bu engellerden, ülkenin de bu yükten kurtulması gerekiyordu ve vatanını gerçekten sevenler işe koyuldular, hep beraber destekliyoruz, ama gürültü yapmadan!..

Karşı taraf da doğal olarak savaşıyor, vuruşa vuruşa çekiliyor, teslim olmuyorlar, olmazlar, neden olsunlar? herkesin bir amacı var. Bu yaşanan hukuksuzluklar da boş değil.. Bir tek yargı kalesi kaldı ellerinde, var güçleri ile savunuyorlar, sonuçta savaş henüz bitmiş değil. Daha bu işin Yargıtay cephesi var, henüz oraya girmedik.

Neyse, kısacası görüyorsunuz işte, biz büyük çoğunluğuz ve olay yok? Karşı taraf çoluk çocuk cumhuriyet mitinglerine giderken de biz büyük çoğunluk olarak evimizde oturmuş göbeğimizi kaşıyorduk. Bizler seçim olur oy veririz, referandum olur oy veririz, o kadar.. bizi sokağa dökmek zordur, 1 ay siftah yapmazsak belki çıkarız 2001’de olduğu gibi..

Tekel işçileri bu ülkenin vergilerine göz dikip, (zamanında özelleşeceğini bile bile, süre verilmiş olduğu halde iş aramayan ve yattıkları yerde para kazanan sözde işçiler) Ankara’nın ortasına nasıl çadır kurdular, sırf hak yemek için.. biz de öyle demokrasi çadırı kurmalıydık belki.. Her Silivri’ye gönderilenin arkasından oley diye bağırmasak da şu demokrasi denen şeyin biraz tadını çıkarsak ya da hiç değilse savcılarımıza destek olsak nasıl olurdu acaba?

Belki o zaman katil başsavcı tutuklandığı için yeri göğü ayağa kaldırıp görevini yapan savcıların yetkisini alanlar iki kere düşünürlerdi. Bu başsavcı suçluydu, mahkeme bu suçu gördü ve cezasını tartışmak üzere suçluyu tutukladı ama yüksek yargı adamını korumak adına hukuksuzlukla işe sarıldı ve savcıların yetkilerini alıverdi. Üstelik mahkeme savcılara hak verip davayı kabul ettiği halde Bizler bu gaspa ne oluyor diyemedik, hükümet bile gak guk etti “ama bu olmaz, çok ayıp” dedi, aklı selim yazarlar da protesto ettiler ama ne dediler “hukuk katlediliyor”

Ne katliamı beyler? Uyanın!..

Bu hukuk dediğiniz nesne Şemdinli’de ölmedi mi?

Ölen kaç kere ölüyor bu ülkede?

Hukuk mu kaldı?

Sorun bakalım S.G.’ye

Günaydın..

Mutlu Irkçılar

İnsan çocuğu olunca daha iyi anlıyor, daha duyarlı oluyor, daha başarılı empatiler kurabiliyor. Ne kadar da yazık, bu ülke yıllarca çocuksuz liderler tarafından yönetildi.. Devlet baba belki de bu yüzden merhametsizdi, anti demokratik uygulamalar belki de bu yüzden çoktu.. Olağanüstü haller, faili meçhul cinayetler, ihtilaller, DGM’ler bu yüzden rahatlıkla reva görüldü insanlarımıza..

Milliyetçiliğin nokta kadarını bile insanlık suçu olarak görmemin sebebi yaşandı geçen hafta. Çocuğumu düşünerek, tüylerim diken diken izledim televizyonda.


Bir düşünsenize, dışarıda sürekli kornaya basan bir araca bile nasıl kızarsınız eğer çocuğunuz uyuyorsa.

Koca koca karanlık gölgeler küfürlerle çığlıklarla evlerinizin etrafında dolaşıyorlar, ellerinde sopalar, taşlar, pek de güvenilir olmayan gecekondunuzun camlarını kırıyorlar, içeri yağıyorlar, belki de meşalelerle yuvanızı yakmaya çalışıyorlar, evin önündeki aracınız ise çoktan alev almış.. Telefon edip yardım isteyecek kimseniz yok, zira size yardım edecekler de kendi yavrularını avutmaya çalışıyorlar.. Ve devletsizsiniz.. Yüzlerce öfkeli yaratık nefret kusmak için yuvanıza geliyor, zira siz onlardan değilsinizdir ve sizden olanın bir hatasının sonucudur bu hışım..

Milliyetçilik bu mudur?

Ormanda bir aslansanız diğer hayvan yavruları sadece çerezdir sizin için, ağzınızın tadıdır. Söyleyin, milliyetçilik bu kadar mı doğaldır? Diğer yavruların bir hükmü yok mudur?

Milliyetçi olanın en büyük hatası düşmanını da milliyetçi sanmasıdır. “Eğer benden değilsen ondansın”. Bu yüzden Türk’ün Türk’den başka dostu yoktur. Halbuki karşısındaki düşman o esnada kendi milletinden nefret ediyor olabilse de, milliyetçiye göre “kan kararını vermiştir, beyinin düşünmesi ise gereksiz” Yaratan seni bana düşman yarattı genetik olarak!

Manisalı Roman ailelerinden bahsediyorum, demokratik açılımın siyasi karşıtlarının ellerini ovuşturarak izledikleri, sergilenen insanlıktan uzak manzaradan.. Dinden imandan bahsetmeyeceğim, İslam’ın milliyetçiliğe olan bakışına hiç atıfta bulunmayacağım, olaya romantik bakacağım sadece. Çünkü bu yetebilmeli. Herhangi dinden ya da dinsiz bir insana da ağır gelebilmeli bu hadise.

Eğer bir ülkede insanlar ırkdaşlarının hatalarının bedelini mecburi gönüllü bir sürgünle ödemek zorunda kalabiliyorlarsa, biz de ağzımızı doldura doldura gönülden beddua edebilmeliyiz, en azından bu özgürlüğümüz olmalı, demokratik açılım fazla geliyorsa bu millete hiç değilse bu kadarcık bir demokrasi ile safımızı belli edebilmeliyiz.


Ben hazmedemiyorum.

Benim ırkdaşlarımın yaptığı bu rezilliğe ben dayanamıyorum. Ben de fatura ödeyen roman çocuğu gibi fatura ödemek istemiyorum. Hasbelkader Manisa’nın havasını kirleten o vahşileri lanetliyorum. Oyuncağını alamadan evinden kaçmak zorunda kalan bu yüzden eline verilmiş bir musluk parçası ile oynayan 2 yaşındaki o çocuğun ödediği faturayı ödemeye 33 yaşındaki benim gücüm yetmez..

Milliyetçilerin bu doğallığını gördükten sonra, yuvalarından sürgün edilen 74 kişinin yeni yerleşim yerlerinde davul ve zurnalarla karşılandıklarını da gördüm. Hatta ara bir konakta hiç tanımadıkları insanların evlerine mecburi misafirliklerine de şahit oldum, bir odada 10-15 kişi yaşamalarını seyrettim ve ev sahiplerinin şefkatine şahitlik ettim.. “39 yıllık birikimim, her şeyim orada kaldı” diyen Roman vatandaşın bile gözlerinde öyle bir kayıtsızlık ve huzur vardı ki, o bile bu vahşiliği sanki kendi kanı sebebi ile mazur görmeye hazır.. Bu kadar ezik, bu kadar umutsuz, bu kadar devletsiz.. ve bu sebeple stressiz..


Kardeşlerini karşılayan Romanlardaki gereksiz neşe ve en kötü olayda bile ortaya çıkan “insanlık” nasıl da ümitvar ediyor beni.. Öyleleri varsa böyleleri de var..

İnsanları evlerinden edenler ve onlara ev olanlar..

İşte Yaradan da belki kullarına yapılan bu zulmü bu yüzden affeder de Manisa’nın o sabıkalı ilçesi haritada kalmaya devam eder..

Milletlerin iyisi kötüsü var mıdır ben bilmem, ama milliyetçilerin iyisinden de Allah’a sığınırım, hem de eski tövbekar bir milliyetçi olarak..


İstanbul Barosu’nun değerli başkanının şu muhteşem vecizesini bir daha hatırlıyorum: “eşitlik eşit olan insanlar için geçerlidir” Bu muhteşem beyaztürk avukat, inanarak söylediği bu sözle bana “Romanların kimin gözünde kim ile eşit olduğu” sorusunu sormama neden oluyor.


Eğer ilkokula giden bir evladınız varsa sınıfında Roman olup olmadığını sorun ve sıra arkadaşını merak edin lütfen.

Evet, ben realite olarak“Ne mutlu Türk’üm diyene” diyebiliyorum.. başkalarını mutsuz etmek için değil asla; Türkler daha mutlular sanki de ondan.

Yıpratılan Ordu ve Yıpratanlar

Bu ülkede halkı askerlikten soğutmak diye bir suç tanımı var, TSK’yı küçük düşürmenin, iftira atmanın bir cezası var. Orduyu yıpratmanın da bir cezası var.

Kimler yıpratır orduyu?

Sevmeyenler, düşmanları ve nemalananlar...

İlk iki durum mantıklı, üçüncü durum ise oldukça aşağılayıcıdır ve hiç konuşulmaz, zira zaten köşe başlarında genellikle onlardan vardır ve onları yaptıkları sahte “TSK yıpratılmasın!” uyarılarından tanırsınız. Düşmanın düşmanlık etmesini garip karşılayamazsınız ama kendi bünyenizde hain oldu mu yıpratmanın en alası ile karşılaşırsınız, alacağınız tahribat çok yüksek düzeyde ve derinlere kök salmış olabilir.

Boş LAW silahına basın toplantısı düzenleyerek “boru” diyen Genelkurmay başkanına dolu LAW silahını gösterip “PAŞA, BUNLAR DA BORU MU?” Diye soran


Vakit gazetesi aslında orduyu yıpratmaz, yıpratamaz. Aklı sıra Ergenekon davasını sulandıracağım, olan biteni hafif göstereceğim diye uğraşan paşa ise yıpratır. Cezalandırılmalıdır.

Dağlıca’daki karakol baskınını “Ordu baskını biliyordu” diyerek manşetlere taşıyan Taraf gazetesi orduyu yıpratmaz, yıpratamaz. Ama gazeteyle cidalleşip, sağlıklı bir açıklama yapabilmekten uzak, her cevabı yalanlanan, üstelik de yanlış bilgilendirilen ve de kamuoyunu yanlış bilgilendiren bir Paşa orduyu yıpratır. Cezalandırılmalıdır.

Cihan haber ajansı muhabirini helikoptere almayan ve üstelik Doğan Medya mensuplarını taşıyan komutan bu orduyu yıpratabilir! Bunun haber yapılması yıpratmaz. -4 derece sıcaklığı 14 derece okuyan Genelkurmay başkanı da hakeza… Ne kadar yazık..

Bu ülkede “ORDU YIPRANIYOR” diye bağıranlardır asıl orduyu yıpratanlar. Dikkatlice bakın ve hareketlerini izleyin. Ordunun içinde ordu kurmaya çalışan teğmenler yıpratmıyor da gazeteciler mi yıpratıyor orduyu?

Hayır, gazeteciler yıpratmıyor, gazeteciler ifşa ediyorlar yıpratanları, o yüzden yıpratanlar akreditasyon diye bir şey uydurmuşlar ve halkı bilinçlendirmeye çalışan habercileri içeri almıyorlar, ne güzel, ne komik, ne kadar acınası..

Size ordu yıpratmanın en güzel örneğini vereyim mi?

Halk her şeyini askerine verir, evladını verir, malını verir, gerektiği yerde gönüllü yazılır canını verir. Zafer kazanılır, düşman yurttan kovulur, bayram ilan edilir..

86 yıl sonra o asker olduğunu iddia eden kişi, o ruhun devamı olduğu yalanını sallayan kişi, kutlama resepsiyonuna senin başkanının karısını almaz, nezaketen de olsa davet etmez.. Bu ne ilkellik, bu ne yobazlık, bu ne görgüsüzlük, bu nasıl centilmenlik hatta insanlık deme ha..! Deme, zira karısı davet edilmeyen başkomutan da gıkını çıkarmaz zaten, bir nevi bu ilkelliğe ortak olur..

Biz askeriyeye peygamber ocağı derken, o ocağı sahiplenenler de alerji oluyor. Balolarda kadeh tokuşturan bir takım sanıkları (Ergenekon Terör Örgütünün sözde bazı militanlarını) görünce bir kez daha düşündüm. İşte Ordu böyle yıpratılır. İşte halk askerlikten böyle soğutulur, işte halkla elitler arasında seçim yapan ordu bu olmalıdır.. Halkına sırtını dönmüş, sadece şehit, gazi ve vergi isteyen bunun dışında yüz çeviren bir ordu kurmak mıydı bazılarının hayali?.. ama tebrikler başarıyorlar.. Ve bunu ifşa eden habercileri akreditasyondan çıkarıyorlar..

Bu yıpratma harekatı cezasız kalmayacak ama.. Fenerbahçe ordu evinden generaller çıkarılırken anladık zaten, hat kopmuş.. Tepede çok büyük çatışmalar yaşanıyor demek ki, demek ki filler tepiniyorlar ve inşallah çimenler zarar görmeyecek bu sefer..

Milletin gözbebeğini yıpratanlar ceremesine de katlanacaklar..

Bakın dikkat edin, biz ahmak değiliz:

“Güçlü ordu, güçlü Türkiye” mesajını aldık TSK’nın..

Ve daha gür sesle diyoruz ki, ordu güçlü olursa Ülke güçlü olmaz, bununla ancak 16 yaşındaki Latin Amerikalı faşizm özentisi ergenleri kandırabilirsiniz..

“Türkiye güçlü olursa, ordusu da güçlü olur..” Bu budur!

Bir ülkenin güçlü olması güçlü eğitim, maliye, sosyal güvenlik kurumları ile olur, eğer bunlar güçlü olursa ancak ordu güçlü olabilir..

Yoksa kendi paşasına suikast düzenler, kendi zırhlısını batırır, başına çuval geçirilirken sus pus olur, ilkokul talebelerinin okudukları ilahilere kükrer meydanlarda tank yürütür, kendi döşediği mayınları bile temizleyemez, hatta kendi genel kurmay başkanını bile yanlış bilgilendirip yönlendirir, Allah korusun, değişik ideolojilerin oyuncağı haline gelir, dış servislerin maşası olur.. Allah muhafaza kimse böyle bir orduya sahip olmayı istemez, herkes ister ki ordusu güçlü olsun, aklın mantığın yolu budur.

Bütün bu yukarıda saydığımız olumsuzlukların bu ülkede olmaması için önce Güçlü Türkiye gerekir. Bunun için bazı tabuların yıkılması gerekir. Orduya sadakat şerefimizdir diyenlerin beyinlerine sokmak lazım “SADAKAT ÜLKEYE VE MİLLETE OLUR” orduya sadakat, maliyeye sadakat, bankaya sadakat, sağlık kurumlarına sadakat olmaz.. olur da bunu ifade etmek saçmadır.. Mensup olduğun kuruma sadık olmazsan zaten ajansın demektir. Ama insan ajanlığı da sadakatle yapar değil mi?

Son olarak diyelim ki, orduyu yıpratanlar o eski amiral gibi rezil edilerek cezalandırılsa, ordu da güçlenir.. Buna emin olun. Bundan da her Türkiye Cumhuriyetinin şerefli vatandaşı mutlu olur, onur duyar.

Bunun Adına Kürt Açılımı Denemez

Birçok yazımızda da belirtmiştik Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği federasyonda ve başkanlık sistemindedir diye. İşte adım adım gidiyoruz. Bunu çok net görüyoruz ve eski gururlu günlere dönebilme şansını yakaladığımıza inanıyoruz (bir çoğumuz).

Yerel seçimlere “Sen Türkiye’sin Büyük Düşün” sloganı ile giren iktidar partisinin lideri, halkına yaptığı konuşmalarda hep Türkiye’nin süper güç olma yolundaki azminden bahsediyordu. Biz bunu yeni duymuyorduk, özellikle yurtdışı basını dikkatlice takip edenler olarak biliyorduk ki dışarıda yaklaşmakta olan şeyin gölgesinin düştüğü vurgulanıyor hatta Türkiye’nin süper güç olma tarihleri bile veriliyordu.

Doğru çıkar ya da çıkmaz, zamanla göreceğiz ama bildiğimiz tek şey, eğer süper güç olacaksak bu kalıp bize dardı..

Kürt açılımını yapabilmek için Ergenekon’u icat ettiler diyor İP’liler.

Doğru ama eksik.

Birincisi açılım Kürt açılımı değil, demokratik açılım. Sadece Kürtleri değil en az onlar kadar Türkleri de ilgilendiriyor.

İkincisi, Ergenekon vardı, icat edilmedi, sadece dürülüp, toparlanıp kaldırıldı. Bu sayede bu açılımlar olurken provokasyonlarla karşılaşmıyoruz. Düşünün bir, eskiden ortalık bu kadar sessiz olabilir miydi?

Üçüncüsü, burada asıl amaç Ergenekon Terör Örgütü’nü ortaya çıkarmak değil, açılım yapmak da değil.. Asıl amaç süper güç olacak devleti kurmak!..

Kurmak diyoruz, zira henüz böyle bir devlet yok. 1923 yılında kurulan Türkiye cumhuriyetinde bir başbakanın iktidar olabilmesi tam 85 yıl sürdü. 85 yıl sonra ilk defa gerçek anlamda muktedir bir başbakan gördük. Ve o başbakan muktedir olmanın getirdiği etki ile bir illüzyon görüp başkanlık hayali kuruyor da olabilir. Ama kesin olan bir şey varsa o da zaten başkanlık sistemi olmadan süper güç olamayacağınızdır.

86 yaşındaki cumhuriyet bu ülkedeki en yeni şeylerden biri.

Ülke ve ülke halkı 86 yıl önce yoktan yaratılmadılar, ama öyle olduğunu zanneden dangalaklar çoğunlukta.

600 yıllık federatif ama monarşik ve aynı zamanda parlamenter bir gelenekle yönetilen bu halk ya da halklar, aslında federasyon tanımına cumhuriyet teriminden daha aşina.

Ve bugün ırkçılar eğitim dilini tartışıyorlar..

Bazı köy camilerinde Rumca Cum’a hutbelerinin okutulduğu Karadeniz bölgesinde sorun olmuyor bu belki, ama Türkçe bilmeyen Güney doğu çok dikkatle izliyor bu tartışmayı. Hatta 3 bölge ülkesinin gözü kulağı da bu tartışmada. Bu yüzden sanki bu açılımlar Kürt açılımı imiş gibi lanse ediliyor haklı olarak. Ama dediğimiz gibi açılım demokratik Türkiye açılımıdır.

Bugüne kadar dilini bilmedikleriniz yerine çok konuştunuz ama sanırım artık dinleme sırası size geldi. Bitlis’e, Van’a mal satmak isteyen tüccar Kürtçe öğrenmek zorunda kalabilir.

İngilizce öğrenmek zorunda olmak sorun olmuyorken, Kürtçe öğrenmek neden olsun değil mi? Sonuçta kardeşimin dili!..

Sorun sadece dil değil ama en büyüğü o, zira flama olan o. 86 yıldır ya da daha az bir süredir, “güneydoğu Anadolu” diye tabir ettiğiniz bölgeye bu ülkenin insanları yaklaşık 400 yıldan fazla bir süredir Kürdistan diyordu ve kuzeyde tuğla gibi bir Lazistan’ımız vardı da, bu ülkeye o zamanlar imparatorluk denilirdi. 70 çeşit dil konuşulurdu da anlaşmayan kalmazdı. Şimdi tek bir dille birbirimize işkence ediyoruz.

Bu ülkenin halkının kılığını sevmediler, dilini sevmediler, edebiyatını sevmediler, müziğini sevmediler, velhasıl kültürünü ve o kültürün çeşitliliğini sevmediler ve nedense bugüne kadar hep sevmeyenler yönettiler bu ülkeyi. Biz bu antipatik iktidar çetesine kısaca Ergenekon Terör Örgütü diyoruz. Hakimler, savcılar, bürokratlar, polisler, askerler, memurlar, gazeteciler, sanatçılar, siyasetçiler, işadamları/kadınları, elitler, sosyetikler, doktorlar ve ayak takımı tetikçi çapulculardan kurulu bu örgüt yıllarca ülkeyi yönetti ve bugün ülke gömlek değiştirir gibi kolaylıkla iktidar değiştiriyor..

Tabi ne kadar kolay olduğunu bir de değiştirenlere sormak lazım.

Velhasıl,

Ülke sağlam adımlarla muvaffak ve müreffeh medeniyetlerden biri olma yolunda ilerliyor. Ve karşısında artık Alman gizli servisinden başka ciddi düşmanı da yok. İktidarımız IMF anlaşmaları ve AB rüyalarıyla vatandaşı oyalarken, (dikkat edin iki grupla da anlaş-mıyoruz) bir sabah bir de bakmışız ki süper güç oluvermişiz. Evet bazı muhalifler bu kadar kolay sanıyorlar bu işleri.

İşleri sadece muhalefet etmek olan, kıskanç, haset, çözüm göstermekten de aciz bazı adamlar, ülkenin yıkılıyor olduğunu müjdeliyorlar dört bir yana.. Mazoşistçe için için seviniyorlar inandıkları uydurmaca hikâyeye. Sanki ülke yıkılınca onlar başka bir yere zıplayacaklarmış gibi. Hâlbuki birleşince beraber yükseleceğimiz gerçeğini de göremiyorlar nedense.

İnsan Olmak Başka Avrupalı Olmak Başkadır

Yazılı tarih okunduğundan beri bilinen gerçek Avrupalıların azılı birer insan düşmanı olmalarıdır. Bir kısım insan tarafından Avrupa her ne kadar uygarlık ve medeniyet ölçütü olarak lanse edilse de insanın içini kaldıran ve tüylerini diken diken eden bu medeniyete uzaktan bakmak bile tahammül sınırlarını zorlayabiliyor.

“Kork Allah’tan korkmayandan” diye nasıl muhteşem bir söz var, bilirsiniz. Bu söz, Avrupalı ile daha bir anlam kazanıyor. Şöyle ki: En kanlı yıllarında bile din adına işledikleri cinayet ve uyguladıkları işkencelerde, Allah’tan nasıl korkmadıklarını onu “sevgi tanrısı” yaparak anlatmışlardı. Bu jargon maalesef halen tedavüldedir.

Kendi Rablerinden bile korkmayacak kadar pervasız olan bu akraba ırklar, gittikleri her kıtada kan içmeye devam etmişler ve hiç değilse bu barbarlığı birbirlerine göstermeye engel olmak adına “insan hakları” diye bir şey uydurmuşlardır. Yaratıcının her kuluna bağışladığı bu hakları kendi lütufları gibi insanoğluna sunma yüzsüzlüğünü de göstermiş ve pek tabii ki bunda da başarılı ve objektif olamamışlardır.

Dindar da olsalar dinsiz de olsalar sonuç pek değişmiyor. Amerika, Avustralya ve Hint yarımadası Hıristiyanlaştırma adına kırmızıya boyandı. Hatta bilgi ve görgüden uzak papazlar laf anlatamadıkları yerlilerin insan olmadıklarına karar vererek insansıları ortadan kaldırmayı denediler. Ardından Afrika’daki akıllara sığmayacak materyalist ve kapitalist katliamlar başladı. Fakat benim acizane aklımın alamadığı şey ise bu kıtalarda katliamlardan bir şekilde sağ kurtulabilmiş olan siyah ırkın Hıristiyan olabilmesidir. Hatta sırf bu yüzden yaşadıkları bu katliamlar bana insan olma utancını yaşatırken yine de serin ve insan kalabiliyorum.

Bosna Hersek başbakanını Sırp kontrol noktasında zırhlı BM aracından indirenler Fransız askerleriydi. Oracıkta şehit edildi başbakan. Ve Fransız subaylar bu olaydan sonra ülkelerine döndüklerinde madalya ve nişanla onurlandırıldılar. Mitterand, Amerikan başkanı Clinton’a Avrupa’nın ortasında bir Müslüman ülke görmek istemediklerini açık açık söylüyordu. Bunu Vatikan emretmiş olmalıydı..

Srebrenitsa’da 8000 müslümanın silahlarını teslim alan ve sözde barışı tesis etmek adına Müslümanların hepsini Sırp katillerine vererek ölümlerini seyreden Hollandalı askerlere de ülkelerine döndüklerinde devlet nişanı takıldı. Haklarında açılan tecavüz ve cinayet davalarına rağmen. Bu ülkenin %41’inin resmi kayıtlarda ateist olarak geçmesi sizi korkutuyor mu? Hiçbir prensibi olmayan insanlardan siz de korkar mısınız?

Koca ilaç fabrikalarının koca Afrika’yı kobaya çevirmeleri sayesinde bugün saçlarımız ipeksi bir dokunuşa sahip, diş macunumuz dişetlerini tahriş etmiyor ve astım ilaçları ciğerlerimizi delmiyor…

Küçücük Belçika’nın ağabeyi Fransa ile birlikte Ruanda ve Kongo’da yaptıkları, Hollanda’nın Güney Afrika’da işlediği cinayetleri, İspanya’nın milyonlarca Amerika yerlisini katletmeleri, Portekizlilerin Okyanusya cinayetleri, İtalya’nın son anda yetiştiği kuzey Afrika katliamları, Fransızların Cezayir, İngilizlerin Çin, Hindistan ve Avustralya destanları, Hatta hepsinin ortaklaşa Anadolu’da uygulamaya çalıştıkları katliamlar.. Dikkat ederseniz yunandan, rumdan, sırptan, hırvattan, ermeniden, bulgardan bahsetmiyorum bile.. Bütün bunlar bize tek bir şeyi öğretiyor: Avrupalı olmak insan olmaktan başkadır.

Almanlar Yahudilere soykırım uygularken hiçbir Avrupa ülkesinin protesto etmemesi bilakis Vatikan’ın Almanya’yı desteklemesi bizler için korkunç bir referans. Yahudiler belki Hıristiyan Avrupalılarla bugün dost olabilirler ama Müslümanlardan başka gerçek dostluk görebilecekleri başka bir topluluk yok, bunu da gayet iyi bilirler.

Bütün referanslar bir yana 1961’de Kongo’da yaşananlar ve Ruanda katliamları bize çok iyi bir ders veriyor. Aramızdaki dik kafalı, körü körüne milliyetçi, cesaret budalalarının bu dersi iyi anlamaları lazım, gayet açık ve net söyleyelim:

Türkiye her zaman Avrupa Birliği’nden yana gözükmelidir, her zaman yalvarır pozisyonda olmalıdır ve AB ülkeleri ile iyi geçinmelidir.. Ta ki güçleninceye kadar. Siyaset yapan bir ordu bunu hiçbir zaman beceremeyeceğiz ama biz ne zaman ordumuzla bir olup güçlensek Avrupa’ya da o zaman başkaldırabiliriz. Yoksa başbakanımızı bile asarlar da gıkımız çıkamaz. Özellikle Kongo olayı siyasi bir ordunun ve muhteris bir muhalefetin dış güçlere nasıl oyuncak olduğunu ve kendi evlatlarını nasıl yediğini iyi anlatır.

Avrupalı Hıristiyanlar ya da şimdinin kapitalistleri, giriştiği her katliamda önce kardeşi kardeşe kırdırıyor, bunu okumaktan usandık. Ne ilginç bir tesadüftür ki bir milletin katilleri önce o milletin milliyetçileri oluyor. Her millet kendi milliyetçileri tarafından yok ediliyor aslında. Ardından sömürmek Avrupalıya kalıyor.. Bunca katliamdan sonra içimin serin kalmasının nedeni belki zafiyet belki de bir hak edilmişlik duygusu ama insan düşünmeden edemiyor acaba şirkten bile önce, “aptallık” en büyük günah mıdır?

Wednesday, July 15, 2009

Fethullah Gülen'i Bekleyen Tehlike

Fethullah Gülen Hocaefendi'yi Bekleyen Tehlike


Yazının başlığını bilerek yanlış yazdım.
Zira Hocaefendi’yi bekleyen yegane tehlike, aczi kanaatimce, Rabbi Rahim’inin kendisini ahirette yalnızca Adil isminin tecellisi ile karşılamasıdır. Malumdur ki, bizler kendi adımıza Rabbimizden adalet değil yalnızca rahmet ve merhamet niyaz ederiz. Zira yalnızca adaletle karşılansak bir gözümüzün bile hakkını ödeyemeyeceğimiz söylenir. Bütün bunlar ulemanın işleri, biz şimdi gelelim bu dünya meselelerine..

Danıştay cinayeti gibi müessif hadiseler bize ispatlıyor ki, bir takım adamlar amaçları uğruna kendilerini ya da yakınlarını hapislere düşürüp harcayabiliyorlar. O halde neden binbir zahmetle ışık evleri denen evlere silah sokup yakalatmaya çalışsınlar ki, bulurlar 4 tane yiğit, kiralarlar bir daire, zulalarlar tabancaları mermileri odalarına, ağabeyleri de ihbar eder bu yiğitleri. Gözaltında paşa paşa verirler ifadelerini, bizler cemaatteniz, hocamıza yolumuza canımız kurban diye, çakarlar afilli imzalarını altına.. oldu bitti..

Bu kadar kolaydı 28 şubatta, şimdi ne kadar kolay bilemem.

Hocaefendi “gönüllüler hareketi” diyor, bazıları ise “ışık evleri”.. Bu evlerin bir listesi zannedersem yok. Mensuplarının bir üyelik kartları ya da en azından cemaatin bir üye listesi de yok. Tek tahmin ettiğim şey, en az bir 10 milyon duacısı var. Hatta “adım gibi” biliyorum ki cemaatten olmadığı halde, her gün Hocaefendi için “Allah’ım, benim ömrümden al onun ömrüne kat” diyen duacıları da var. Bu normal bir organizasyon olsa sempatizan derdim. Gönüllüler hareketi, adı üstünde bir organizasyon değil, bir reaksiyon hatta bir refleks. Türkiye halklarının dna’larına girmiş bir şuurlanma refleksi.

Bu reflekse düşmanlığın sebebi nedir?

Neden bazı organizasyonların varlık sebebi bu refleksin yok edilme çalışmasıdır, buna neden vakit ve performans harcar insanlar?

Tabi ki ilk tahminim bu düşmanlığın dış kaynaklı olmasıdır. Türk’e düşman, Türk’e ve Türk’ün töresine, karakterine, imanına ve cihan hakimiyeti mefkuresine tahammül edemeyen mihraklar bu refleksin önüne geçebilmek adına her türlü senaryoda baş aktör ya da figüran olmayı göze alırlar.

Benim asıl anlamadığım konu ise bu mihrakların içimizden de destekçilerinin çıkabiliyor olması.
Kalpler Allah’ın elindedir, kimseyi kimseye zorla sevdiremeyiz, kanunla da sevdirilemez insan, ama sevileni anlamaya ve tanımaya çalışmak toplumsal sorumluluk taşıyan mantıklı bir zihnin yapması gereken sosyal bir ödev değil midir?

Tarkan neden sevilir? Eminem neden sevilir? Papatya neden sevilir? İskender kebap neden sevilir? Demli çay hatta acı kahve neden sevilir?.. Her türlü sevginin bir izahı vardır. Mozart dinleyen adam Hande Yener’e sövüyorsa, bu Hande Yener’in ya da sevenlerinin problemi değildir. Ama tahammülsüzlük ve dolayısıyla hoşgörüsüzlük bir problemdir.

Bizler, her hangi bir cemaate mensup olmayan, uzaktan bakan, göbeğini kaşıyan, bidon kafalı ya da değil, beyaz ya da esmer, ortalama vatandaşlar, yıllarca Hocaefendi ve cemaatinden hoşlanmayan kodamanları izledik ve dinledik, ayrımcılığa ve baskılara şahit olduk. Haksızlığa uğrayanlara acıdık, zalimlere sövdük. Cemaatin ise her hangi bir intikamına şahit olmadık. Çok güçlü dediğiniz eğer buysa, bizler “çok güçlülerin güçlerini kullanma şevklerini iyi tanır ve biliriz”.
Lakin doğru söylüyorsunuz, bir “şey” eğer kalplere hükmedebiliyorsa, değmediğine bile kendini hissettirebiliyorsa, güçlüdür. O gücü sindirebilmek ise, sahibi olmaktan daha güçtür.

Vaktinizi harcadığınız şey bahçe hortumuyla bir volkanı söndürmeye çalışmak gibi sanki. Bir toplumun refleksini bir şahısta özelleştirip ona kin kusmak ve yok olmasına uğraşmak, bir adama “bir daha asla gözlerini kırpmayacaksın” demek gibi. Bu mümkün müdür? Bu dava bir garibin şahsi davası değil ki.. ama gariplerin davası, şüphesiz..

Hocaefendinin dünya tarihindeki varlığı, bir insanın ömrü boyunca yaptığı göz kıpmalarından yalnızca biri.. düşmanlık edenlerse bence göze düşmanlık ediyorlar.. Ne olurdu düşmanlık olmasa, ne olurdu herkes kendi vatanında yaşasa, ne olurdu atmosferi paylaşabildiğimiz gibi toprağı da paylaşabilseydik, suyu ve ekmeği de.. Ve ne olurdu insanlar gerçek vatanın toprağın üstü değil altı olduğunu idrak edebilselerdi.. Sidre-i münteha’dan başka hangi sınır baki kalacak. Kim var ki, ölüp gitmeyecek, yok olmayacak Allah’tan başka.. sahiden varlık bile tartışılıyorken, kim gerçekten var ki..

Ama boyumuzu aşmadan bu işi de ulemaya bırakalım, gelelim dünya meselelerine:

Aramızda okyanuslar var,
Okyanuslar bir damla gözyaşım kadar,
Ne gözlerim vasıtasız görmüştür yüzünü
Ne dudaklarında bir kez olsun işittim adımı
Aramızda okyanuslar var,
Okyanuslar bir damla gözyaşım kadar,
Mesafeler yanaklarımdan süzülür,
Dualarım bedenim olur, bir fatihayla inerim dizlerinin dibine..
Ne uzak vardır artık ne de zaman..
Her an benimlesindir, seninleyimdir her an..

sunusy

Seçimler Bitti, Kim Sevinsin?

Muazzam bir seçim atmosferinden sağ salim çıktık.

Hemen bir hatırlatma yapalım, renkli saman kağıdı, artı dandik bir metal “evet” kaşesi ve renkli zarflar.. İstediğiniz matbaada istediğiniz kadar yaptırıp, kaşeletip, çuvallara doldurarak sağa sola bırakabilirsiniz, neredeyse bedava maliyet.. dağıtacak minibüsün mazotundan daha ucuz..
Dörtbir yana cephane gömen, dağıtan uzman arkadaşlar iyi bilir..

Bu yüzdendir ki, pek de “halktan” olmayan, başörtülü sandık görevlisi istemeyen, son anda kimlik no şartı koyarak bizlere şaka yapan, şakacı YSK , bu tür çalıntı oy şakalarını pek ciddiye almıyor, sonuçta tutanaktaki oy ile sandıktan çıkan oy sayısı eşitse mesele yoktur..

CHP ortalığı manipule ederek, taraftarlarını sokaklara dökerek, seçim sonuçlanmadan “sonuç açıklayıp, zafer ilan ederek” ergenekon avukatlığından çok daha başka şeyler yapmaya çalışıyor, gözümüzden kaçmadı.

MHP lideri sessizlikle taraftarlarını sakinleştirerek puslu havanın dağılmasını bekliyor, takdir ve tebrikle izliyoruz.

Peki sonuçlar da belli olduğuna göre kim sevinsin?

Önce CHP sevinsin..

Zira müjde! Solda birlik sağlandı. Türkiye'de mevcudiyetini muhafaza eden %25 sosyal demokrat vardı, %23'ünün oylarını CHP aldı. Hiçbir somut projesi olmadan sadece AKP nefretiyle oy toplamasına bakacak olursak bu çok büyük bir başarıdır. Şu durumda CHP'nin başında Erbakan'da olsa bu oyu alır.. Hatta şöyle de denilebilir: AKP'nin başına Deniz Baykal'da geçse CHP'liler AKP'ye oy vermez..

MHP kesinlikle sevinsin..

Konjonktürde görülen manzara genel seçimlere kadar devam ederse (ki edeceğini sanmam) AKP'deki erime devam eder, AKP'den kaçan oylar MHP'ye gelir ve MHP AKP'yi zorlayan bir parti olarak ikinciliğe yükselir. Bazı bölgelerde umutsuz MHP seçmeni CHP'ye oy verdiğine göre MHP'nin oyu gözükenden zaten fazladır, tahminimce..

DTP sevinmesin.

Kimlik partisi olup da kimliğin sadece %30'unun oyunu alan bir partinin sevinmeye hakkı yok, İddia edilen Kürt nüfusa ve DTP'ye verilen oyların adedine bakarsak, Kürtlerin büyük çoğunluğu hala DTP'yi tercih etmiyor..

AK Parti de henüz sevinmesin..

Birinci çıktı, seçim galibi, oyları düştü, hala rakipsiz.. ama sevineceği seçim bu değil..

Recep Tayyip Erdoğan'ı plansız görmedik.. Yüzde yüz kazanacağı bölgelerde bize göre yanlış aday çıkararak kaybetti, ama “kaybetmek bir seçimse, buna yanlışlık diyemeyiz..” AKP oy oranını sanki kendi iradesiyle düşürdü gibi.. Genel seçimde oy partilere verileceği için bu oran daha da düşmez.. hatta artık kemikleşen tabloyu görmüş olduk diyebiliriz. Eğer bu seçim bir genel seçim olsaydı düşen grafik korkuturdu, fakat AKP bir nevi sigorta yaptırarak genel seçim öncesi, bu grafikle çıtasını %47'nin altına çekti, çok akıllıca..

Önümüzdeki 3 sene AKP, içeride değil dışarıda yaptıkları ile oy toplayacağı için muhalefetin zaten pek şansı yok. AKP'ye sadece kendi hataları oy kaybettirir. Erdoğan bu yüzden “Sen Türkiyesin, büyük düşün” sloganını icad ederek genel seçime hazırlık yapıyor.

Dış dünyada yükselen gurur ve biten krizin verdiği rahatlama oya tahvil edilecektir muhakkak. Bu 3 sene ülkemiz için diplomatik açıdan biraz riskli geçecek sanırım, bunun sinyallerini alıyoruz.

Zira artık AKP'nin başarısızlığı demek bir iktidar kaybı olmayacak sadece, ülke için de bir risk taşıyacak. Diplomasisi güçlü ülkelerde bir sorunun iki cevap seçeneği vardır: evet ya da hayır..

Dolayısıyla AKP'nin verdiği yanıtın aksine bir yanıtı verecek olan en güçlü parti tek başına ayakta kalacak ve ABD tarzı iki partili bir demokrasiye önümüzdeki 3 seneden sonra “kansız” bir şekilde geçmiş olacağız..

Bu tek muhalefet partisinin hangi parti olacağını henüz bilmiyorum (belki şu an mevcud değil) ama hangi partinin olmayacağını iyi biliyorum..
(genckalem.org'da yayınlandı)

MPL TV Hakkında

MPL TV

Farklı bir televizyon yayıncılığı yapan bu kanalın sahibini çok merak ettim, araştırdım. İlk karşıma çıkan şey Mihr grubu oldu (alakasız olarak).

Hazzetmediğim bir grubun ismine bu kanalla rastlamak beni ürküttü diyebilirim, fakat acizane dikkatli bir izleyici olduğumdan pek inanmadım.
Ve neyse ki, bu grup ile olan bağlantısının sadece bir kuruntu olduğunu farkettim.

Bu TV kanalı televizyonumu kanalizasyon olmaktan kurtaran bir avuç kanaldan biri.. Bu kadar kolay kirletilmesine razı olamadım. Özellikle nurcu kardeşler pek bir amansızca saldırmışlar kanala, ama yanıldıklarını anlayınca umarım pişman olmuşlardır. İftira ile ibadet olmaz hele cihad hiç olmaz, hatırlatayım.

MPL TV'de yayınlanan herşeyi külliyen tasvip ettiğim söylenemez ama ufkumu genişlettiği ve bilgilendirdiği kesin. O yüzden başka bir kanal izlerken bile zaplama menziline aldığım bu kanala sık sık dönerim.

Herşeyden önce Turancı bir kanal olduğunu söyleyebilirim, akrabaların ayrı birer devlet olmaması gerektiğini savunuyor (benim gibi) ve Ümmet-i Muhammedin birlik olması gerektiğini öğütlüyor, katılmamak mümkün değil. Farklılıklarımızın bizi ayıran değil bilakis birleştiren ve renk katan bir unsur olduğunu çok güzel izah ediyor. Hatta bu farklılıklara yayınlanan programlarıyla dikkat çekiyor ve şaşırtıyor diyebilirim.
Evet, bence farklılıklarımız birleşmemizin mazeretleridir; aynı olan zaten birdir, bütündür, birleşmez..

Yine de bu kanalın bir futbol takımını tutarmışçasına fanatik olarak bir cemaate bağlı olan insanlara katabileceği çok fazla birşey yok.

Üzgünüm ama benim gördüğüm, bu kanal aptal insanları kaale almadan sadece zeki insanlarla ilgileniyor, "aptalları eğitecek bir kurum herhalde vardır" anlayışıyla sadece kapasitesi olan insanlara dönük yayın yapıyor (bu kadar net olduğum için gerçekten özür dilerim).

Sadece Fenerbahçe ya da Galatasaray fanatizmi yaparak "yok, aslında ben sadece futbolu sevdirmeye çalışıyordum" diyenlere inat, futbolu anlatıyor bu kanal sanki..

Zekiler anlamıştır ama anlayamayanlar için daha da net olalım, "cennete gitmek için benim cemaatime katılacaksınız, benden olmayan zelildir, benim kitabımı okumayan ahmaktır" demiyor bu kanal.

"Müslümanın tek bir kitabı, tek bir ümmeti vardır.. diğerleri renktir, elbisedir, hoşuna gideni giy.." diyor adeta. Ya da ben almak istediğim mesajı alıyorum.

MPL TV'ye varolduğu için teşekkür ediyorum umarım teknik kapasitelerini daha da arttırır daha estetik ve sanatsal olabilirler, çünkü beğendiğim bu kanalı başkaları da beğensin istiyorum.

anti-modernist

Çok fazla alıcısı olan şeyleri satmıyorum..

yokluk, fakirlik, acziyet satıyorum..
alacak mısın?

Bir kalp dolusu aşka sırılsıklam fakirlik satıyorum.
İmkanın yeter mi sattıklarımı almaya?

İnsan öleceğini biliyorsa neden oyalanır? Neyin felsefesini yapar ne sebeple.. Hangi buluş faydalı olmuş insanoğluna bugüne kadar?

Elektirik faydalıdır çünkü her tamir elektirikle olur, iyi de her arızanın kaynağı da elektirik değil midir?

Kimya faydalıdır zira ilaç yaparsın, o ilaçlar güçlendirmedi mi mikrobu?

Belki de insanoğlunun en zararlı keşfi şeker olmuştur. Bütün hastalıkların kaynağı..

Ateşi bularak ısındılar ve sonra birbirlerinin evlerini yaktılar..

Maden devrine, tekerin icadına, hatta yazının icadına inanmıyorum.. herşey seni bekliyordu bir kudretle. Yoksa sen başakları taşa sürtüp çıkan tozu kepeğinden ayırıp su ve tuzla ekmek yapmayı akıl edemezdin..

Eğer biz mağara adamı olsaydık, anlardık evreni, tabiatı, Yaratıcı'yı..
Hayır, sanat eserine sanatçı diyenlerden değilim..
Şüphesiz ki sanatçı eserinden başkadır.

Eğer buzdolabımız olmasaydı yiyecek biriktirmez ve 2 sene sonra ekonomimiz resesyona girecek endişesiyle başka ülkelere saldırmazdık..

Eğer ipek olmasaydı zengini fakirden nasıl ayıracaktın?

Kaz tüyü yataklarda uyumuş adam, hasırda uyuklayana göre daha mı şanslıdır?
Kime ve neye göre?

Terleyen mi şanslıdır üşüyen mi?

Karnı tok bir adamı hangi sofrada mutlu edebilirsin?

Hararet kaç kilo altınla geçer?
Ya da bir bardak suyun değeri nedir?

Hepimiz kandırıldık, birbirimizi kandırdık, ellerimize ve ceplerimize kağıt parçalarını doldurup "hakkın" dediler. Hakkımız olmayana talip olmağa güdüldük çoğu zaman.
Borsalar kurduk,
sınırlar çizdik,
bayraklar diktik.
Ve hatta marşlar söyledik.

Delirmemek için tut şunun bir ucundan dediler.
Milyarlarca insan yanılıyor olamazmış!
Milyarlarca insan yalan söylüyor..

Güç dediğin, dirençtir. Yalana direnme gücüdür. Farkettiğin acziyette bu var.
Seni yaradanın aşkına,
Eğer biriktirmişsen o aşkı, hissediyorsan içinde.. talipsin sattığıma

Fakirlik, perişanlık, acziyet satıyorum..
O aşkı hisseden acziyetinden başka ne görebilir..

Yer yüzünde 2 devlet ve 2 millet vardır. İyiler zaferin peşinden koşamazlar, zira onlar garip olarak döneceklerdir.

Ve galiptir bu yolda mağlub olan


sunusy

Başbakan Gürledi, Ne oldu? Ne olur?

Başbakan Gürledi, Ne oldu? Ne olur?

Canlı yayında Başbakan R. Tayyip Erdoğan'ın ilk konuşmasını izlerken gözüm televizyonun ekranındaki “canlı” ibaresine takıldı. “Acaba hakikaten canlı mı?” diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Zira Başbakan konuşmasında oldukça samimi bir üslupla İsrail'i dünyaya şikayet ediyordu. Duyduklarım beni bir “taraftar” olarak biraz fazla memnun etmişti ki kaygılanmaktan kendimi alamamış ve “Vay canına, canlı yayında resmen sırları deşifre ederek gerçekte İsrail'in ne olduğunu dünyaya deşifre ediyor" diye düşünmüştüm. Öyle ya, her Türk politikacı İsrail'in ne olduğunu kapalı kapılar ardında bilir ve konuşur ama bunu kapısız bir yerde ifşa edemezdi.

Simon Peres, malum bir konuşmayı cesur bir üslupla yaparken de hayıflandım ve not alan Başbakan Erdoğan'a bakarak “keşke not aldığı şeylerin cevaplarını verebilse” dedim.
“One minute” çıkışını duyduğumda irkildim. Moderatörün izin vermeyişine “Olmaz, one minute” diyerek elini kaldırışını ve sararmış yüzünü gördüğümde koltuğumdan heyecanla ayağa fırladım. Gerisini gözlerimde yaş, yüzümde kontrolsüz bir tebessümle, kalbim şakaklarımda çarparken, ayakta izledim.

Tekrar tekrar izledim.

“Benden yaşlısın.. Sesin çok yüksek çıkıyor” şeklinde Başbakanın Türkçe 2. tekil şahıs hitabına maruz kalan İsrail Cumhurbaşkanı'nın bir eli dizinde diğer eliyle kulaklığını bastırmaya çalışırken mimiklerini takip ederek kendisiyle empati kurmaya çalıştım. Acaba neler hissediyordu Cumhurbaşkanı?

Tekrar tekrar izledim.

Salondaki izleyicin alkışlı reaksiyonuna büyük bir telaşla katılıp panik halinde Başbakan Erdoğan'ı alkışlayan Amr Musa'ya takıldı gözlerim. Başbakan salonu terk ederken Arap Ligi Genel Sekreteri önün kesip sarılmak istedi ve Başbakan sadece elini sıkmak ve uzak durmakla yetindi, hızını bile kesmeyip yoluna devam etti. Sonra dosyasını alan Amr Musa, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin koltuğa pat pat vurarak yerini göstermesi ile oturuverdi. Sanki Genel sekreter şöyle demişti “fiyt fiyt.. Amr, gel oğlum.. Amr.. gel.. gel oğlum.. otur.. otur oğlum yerine.. Amr gel!”

Umurumda değildi. Normal şartlar altında Amr'ın durumuna üzülürdüm belki ama artık şartlar normal değil. Saflar çoktan ayrılmıştı. İsrail'in kara harekatından önceki hava taarruzundan beri saflar belli ve net artık..

O muhteşem geceden sonra ne oldu peki?

Peres Erdoğan'ı arayarak özür diledi. Erdoğan'ın ilk konuşmasındaki doğrular güme gitti. Norveç işçi partisi, Peres'in nobel barış ödülünü iade etmesi gerektiğini deklare etti. İran Nobel'e Erdoğan'ı aday gösterdi. 1 buçuk milyar müslüman Galatasaray'ın UEFA kupasını almasından sonra ilk defa onore olduğunu hissetti (acı, alakasız, ama gerçek). Türkiye'nin milyonlarca dolarlık bir lansmanı gerçekleşti. Ve belki biraz turist kaybetmişizdir!..

Ya olmayanlar? Neler olmadı neler!..

Mesela hiçbir arap devletinden resmi olarak en ufak bir tepki ya da destek gelmedi. Çıkan toz duman yatışınca, o lafları söyleyen Erdoğan'ın hala çarpılmadığını gören o malum çevre kesin olumlu tepkiler vereceklerdir. (Bugün duyduk ki S.Arabistan Kralı ilk defa bir konuğu için sarayından çıkmış ve Türkiye Cumhurbaşkanını Riyad'a inen uçağının merdivenlerinde karşılamış).

Gazze'de, Ürdün'de, İran'da, Suriye'de ve Yemen'de insanlar sokaklara dökülüp Erdoğan posterleri ve Türk bayrakları ile gösteriler yaptılar. Diğer müslüman kardeşler yutkunarak seyrettiler. Hatta belki de faşist Arap ülkelerinde yaşayan kardeşler bu olayları seyredemediler de..

Peki şimdi ne olur?

Türkiye Cumhurbaşkanı Gazze'nin tapularını İngiltere'ye doğru sallayarak “Aslında bu bombalanan yerlerin tapuları bizde” diyordu, İngiliz sömürge bakanlığına açılan geçmiş davaları kastederek... Türkiye Cumhurbaşkanı boş konuşmaz, elbette önemli bir ifade yatıyor burada. Birgün Gazze'ye Türk bayrağı çekilir de Halid Meşal Ak Parti Gazze Belediye Başkanı olursa hiç şaşırmayın. (zira Gazze'den CHP'ye oy çıkmaz).

Ergenekon destekçilerinin ifadeleri ile İsrailli idarecilerin açıklamaları arasında da bir benzerliğe rastladım, Ergenekon destekçileri “orduyu yıpratmayın” diye yırtınırken, israilliler de Hamas bize saldırıp barışı bozdu diyorlar. Benzerlik şurada:

Aslında Türkiye'de ordu çoktan yıpratılmış ve şimdi orduyu yıpratan ayrık otları temizlenerek ordu güçlendiriliyor ama nedense manzarayı tasvir edenler milleti beyinsiz zannettikleri için sanki ordu yıpratılıyor gibi bir izlenim oluşturmaya çalışıyorlar. Taktiktir, uygulanır gayet normal..

İsrail'de, daha doğrusu Filistin'de de aynı durum söz konusu. Sanki Hamas “Araplara rahat battığı için” durup dururken kurulmuş, Terörist İsrail devleti Filistin'i işgal edip işgal ettiği yerlere yahudi yerleşimcileri yerleştirip asıl sivillerin arkasına saklanan kendileri oldukları halde, kendi topraklarını korumak için silahlı direniş gösteren ve %75'lik oy gücüyle filistin halkının tek meşru temsilcisi olan mukavement gücü HAMAS'a “saldırgan, barış bozucu” diyorlar ve dünya da bunu yiyiyor. Sözde iki soba borusu kimseye zarar veremeden tarlalara düştüğü için 479'u çocuk yaklaşık 1500 insanı öldürüp barış tesis etmeye çalışıyorlar.

Ayıp ayıp, ABD. bile hiç değilse ikiz kulelerini yıkıp, 2000 vatandaşını öldürüp adam gibi bir mazeret imal ederek daldı Irak petrollerine. İsrail'in o kadarcık bile saygısı yok kamuyoyuna, onu da yapmıyorlar. Direk Gazze'yi bombalayarak nüfus yoğunluğunu “aslında öldürerek değil” ülkeden kaçırtarak düşürmeye çalışıyorlar. Zaten bu yüzden İsrailliler bombaladıkları yerde oturan sivillere önceden SMS atıyorlarmış, sanki Hamas o kısa mesajları okuyup da kaçmayacak. Amaç kamuoyunu keriz yerine koymak değil tabi, o kerizlik kamuoyunda baki. Tıpkı Hitlerin musevi Hazar Türklerini ve Çingeneleri öldürerek yahudileri korkutup Kudüs çevresinde toplanmaya zorlamaları gibi (Hitler ve Stalin olmasaydı İsrail kurulabilir miydi?). İsrailliler de derslerini iyi çalışmışlar anlaşılan, bölgeyi boşalttırıp dozerlere gerek olmadan dümdüz ediyorlar.
Bütün bu olan bitenler yukarıda değindiğimiz safların netleşmesi konusunda oldukça yardımcı oldu, hem içeride hem dışarıda.

Arap liderlerinin sözde ilgisizliği yanında Doğan medyasının hızla su alan amiral gemisinin yazarlarının tutumu da oldukça dikkat çekici oldu. Doğan medyasının televizyonu Erdoğan Peres'i aradı” diyerek yalanlarla aslında temennisini dile getirirken, ben başka kanallardan Peres'in arayıp özür dilediğini işitiyordum mesela. Bazı çatallaşmalar gözükse de manşetlere yansıyan ezici çoğunluğun fikirleri de bu temennilerdi ve bir kez daha Türkiye'ye karşı İsrail tercih edilmişti. Zira onlar kendi ülkelerinin güçsüzlüğüyle övünüp İsrail'e ve Batıya yaranmayı görev addederler. Neyse.. Sürprize bakın ki üst üste yaptıkları bütün tercihleri yanlış çıktığı gibi bu da yanlış çıkacak; çünkü, müthiş bir ekonomik krizle boğuşan dünyanın sözde medeni ülkelerine göre Türkiye artık çok daha güçlü..

CHP'ye gelince, kurmayları olayın hemen akabinde tek ağızdan Erdoğan'a saldırmalarına rağmen, kamuoyunu iyi etüd eden liderleri Baykal, Erdoğan'a destek çıktı. Tabi çarşaf açılımı gibi bu da eğreti durdu ve hiç samimi gözükmüyor.

Siyasetçi yaptığı her şeyi bir anlamda oy için yapar, mesleği bunu gerektirir. Baykal'da Başbakan'a “bunu iç seçim malzemesi yapma” diye uyarıda bulunarak bir anlamda kendisi bu olayı iç seçim malzemesi yapmıştır, bu da ayrı tartışılması gereken bir konu.

Başbakan Erdoğan Ak Partiden taşarak Türkiye'ye, buradan da taşarak dünyaya açıldı. Bu çıkışı kendisine dünya liderliğine oynama fırsatı verdi. Korkanlar var, doğrudur belki korkmak da gerekir; cesaret çoğu zaman cehaletten gelir, ama gördüğümüz kadarıyla Amerika'nın Irak'a demokrasi getirme denemesi başarısız oldu, şimdi sıra Türkiye'de, durum ve koşullar bu denemeye oldukça müsait. Türkiye bölgeye demokrasi getirirse bu durum faşist Arap Devletlerinin sonu İslami bir bilinçlenme ve yükselişin de başlangıcı olur.

İsrail ile ilişkilerimiz bozulsun diye uman, ya da bozulmasından endişe edenlere de cevap verelim: Türkiye İsrail ilişkileri asla bozulmaz. Hatta müslümanlarla yahudilerin arasında da İsrail'in terörizminden önce bir sorun yoktu. Asıl sorun tarih boyu Hıristiyanlar ile Yahudiler arasında olmuştu ve her defasında ezilen, öldürülen yahudilerin imdadına Müslümanlar yetişmişti. Yakın tarihte de bu durumu unutmuş gözüken yahudi idareciler kısa zamanda gerçeği kavrayabilirlerse sorunlar da kendiliğinden çözülür. Kısa vadede bozulan bir Türkiye İsrail ilişkisi sadece yahudilere zarar verir. İptal edilecek olan anlaşmalar ve işbirliği savaş ekonomisi ve tarım dahil İsrail'i zarara sokar. “Akıllı bir İsrail Cumhurbaşkanı Türkiye'ye karşı her zaman özür diler pozisyonda olur”. Özür dilemekten imtina eden İsrail'e ise ancak Türkiye'nin Türk gözüken sinsi medyası ve küçük bir takım siyasi muhalefeti yardımcı olabilir. Ergenekon çetesi ve tetikçileri de içeride ya da en azından fazla gündemde olduğuna göre Türkiye'nin gerçek hizmetkarlarının ve dolayısıyla Türk devletinin önü açıktır.

Sunusi Fazıl ONAY
02 02 2009

Monday, February 16, 2009

Uyuyan İdeoloji

Ben bir uyuyan ideoloji taraftarıyım.
Kavgalı olduğum kişiler bu ülkede yaşamıyorlar. Bu ülkede benimle kavgalı olduğunu zannedenlere ise sadece sitemim var.

Benim ideolojimin ideologları bu dünyada yaşamıyorlar çoğu zaman.. Yaşayanları ise ideolog olduklarının farkında değiller.

Ben milyonlarca idealistinden biriyim bu ideolojinin. Öyle ki, ne ben diğer idealistlerini tanırım, ne de onların benden haberleri var.

Bana takılan etiketler yük olur bana, söker atarım.. Kimlik icad ederler, kalıbımı çıkarmak isterler, sığmam kırarım.

Mehmet Akif'in Asımıyım ben, Necip Fazıl'ın sürünen Sakaryası, Osman Yüksel'in serden geçen öfkesiyim.. Ziya Paşa'nın dizinin dibine çömelmiş nasihatlerini dinleyenim..En kaprisli aşkların maşukuyum belki Nihal Atsız'ın betimlediği.. Arif Nihat bana yazar, Yavuz Bülent bana anlatır..Ve beni Fethullah Gülen ağlatır..

Hasan el Benna özlemiş beni, Muhammed İkbal çok dargın bana, Elçibey'in son nefesinde hasretindeydim, İzzetbegoviç'in umudundaydım..
Ben Dudayev'in uzak yeğeniydim bir zamanlar ve Ahmed Yasin'in çaresizce çağırdığı oldum Gazze'de..

Ben şimdi söyleyeyim size kim olduğumu:

“Yaşımızı hatırlamayacak kadar yaşlıyız..
Çok eski ve tanıdık bir sonbahar gecesi,
Dondurucu rüzgarda birbirini takip ederek yürümeye çalışanVahşi atların binicileriyiz..
Kurutulmuş etin ve soğuk soğuk terleyen atlarımızın kokusunun mest ettiği kurtların gözleri uzaklardan parlıyor üzerimize..
Ay daha ikiye ayrılmamış..

Bozkır masmavi uzanıyor altımızda..
Atalarımızı tanıyan ulu ağaçların başladığı yerden parlayan kayalara kadar..
Belli belirsiz bir ateş güreşiyor rüzgarla, beyaz atın huysuzlandığı yerde..
Bir kam yasak marşlar çalıyor kopuzuyla, yere nal izleri çiziyor..
Çok değil, bir kaç asır sonra, bir kaç atlı geçecek buradan, biz değiliz hiçbiri..
Sarayda bir ihtilal yapılacak ve Serenge'ye akacak kanlar..
Tutsak doğmamış olanlar hikayeler anlatacak, dinleyenler ümitlenecek.
Gülmeyi unutmuşlar hüzünlenecek yine..

Bir kaç asır sonra terkimizde bir kitap olacak, kulaklarımızda eski hikayeler..
Şadlar teginler secde edecekler güney batıya..
Bir akşam üzeri Tuğ kaldırılacak kızıl güneşe doğru..
Millet ata binecek, yeni yurtlara..
Kıldan çizmeleri ile dağlar aşacak, kumsallarda gezecekler..
Aynı soydan olmadıklarıyla, aynı dili konuşmadıklarıyla anda olacaklar..
Küstah bir haç kırılacak sinelerinde..

Milyonlarca beden dolusu kanla bir baştan bir başa yıkayıp temizleyecekler yurt dedikleri toprağı.. çoğalacaklar, dağılacaklar, düşecekler, kalkacaklar..

Ve bir nikahla başlayacak yeniden serüven..
Kayı boyunun yiğidi nam salacak asırlara..
Diller, dinler, ırklar kardeş olacaklar bir bayrağın altında..
Devlet-i Ali denecek adına, büyük devlet..
Barış için savaşanların ordusunda ölmek için öldüren, mazlumların en zalimi..
O gün haklılar en güçlü olacak.. ve arsızlar ezik..

İmparator denilecek hakan dedene..
Ve sen bu gururla yaşayacaksın..
Ölene kadar.

Şimdi bizim şu yürüyüşümüzü hatırla..
Acı bir narayla indik Tanrı Dağından.
Amacını arayan bahadırlar olarak, ve ilk iş Fatiha'yı öğrendik..
Çok değil asırlar sonra..”

Tanıyorsunuz Değil mi?

Adım Türk soyum İslam..
Fatih'i Yavuz'u şan olmuş bana. Sultanıma kızıl demiş köpekler, Mustafa Kemal'le dirilmişim, kalkmışım çöktüğüm yerden, yedi düvel hala inmemiş sırtımdan..

Ben uyuyan ideolojimin yılmaz, yalnız ve ümitvar mensubuyum..
Varsın TURANCI yazsınlar etiketime... bana ne, bu da en çok Nazım Hikmet'i kızdırır..

Önümde Yunus Emre, üzerimde Mevlana.
Cebimde samimi pişmanlığı Enver Paşa'nın.
Kalbime sığmış Yezdan, Mustafa Kemal aklımda.
Eşiğindeyim şimdi uyanıklığın..

Sunusi Fazıl ONAY

Tuesday, May 20, 2008

İŞGAL

Bugün size bir dostunuz olarak çok acı şeyler söyleyeceğim. Size bir işgalden bahsedeceğim ama bu işgal sandığınız gibi bir vatanın değil bir milletin işgali. Koskoca bir ülkeyi nasıl laboratuvara çevirip bireylerini tek tek işgal ettiler.
Vatanının çamuruna, kayasına can veren, kan veren milletin toprağına hiç dokunmadan bir milleti toptan nasıl işgal ettiler, sesli düşüneceğim.

Herşey meşrutiyetle başladı diyenler çıkabilir.
“Bu millet partizanlıkla tanıştı. 3000 yıldır kıldan çadırlarda ya da kerpiçten evlerde hakanına bağlı yaşayan halk siyasetle tanışınca olanlar oldu” diyenler çıkabilir. Siyaset, karşı tarafa zaferi tattırmamak uğruna vatanı nasıl ateşe atar geçmişte gördük “bugün de görüyoruz”. Bizler bir siyasi partinin yenilgiye uğraması adına Edirne'yi düşmana teslim etmemiş miydik Balkan savaşında.

Ya da cumhuriyet ve demokrasi bizi bozdu diyenler çıkabilir, “Dağdaki çobanla benim oyum neden eşit?” diye sormuyor muydu mankenlerimiz ve hatta büyük gazetelerimizin aydın yazarları!

“Ekonomik kriz çıkacağı falan yok, partiyi kapatma davasını bir açtıralım sonra ortalık karışır” demiyor muydu ulusalcı aydın abimiz!

Bazıları da suçu Atatürk'e atabilir, “Alfabeyi değiştirdin, ülkede bir gecede alim kalmadı” ya da “eski öğretmenler yerine sadece alfabe bilen halk evlerinden çıkma, komünist, ırkına ve dinine yabancı hem ahlaksız hem Allahsız yeni öğretmenler türedi, onların yetiştireceği gençlik bu kadar olur işte” diyenler çıkmaz mı?Dilin kemiği yok, pekala çıkabilir...

Bizim milletimiz suçlu aramayı çok iyi bilir, sadece kendi suçunu göremez. İşte suçluyu da böyle geçmişinde, atalarında arar.

Magazin programlarını eleştirir, çünkü eleştirebilecek kadar seyrediyordur. Hatta sorsanız, belki sırf eleştirmek için seyrediyordur. TV karşısında “şu rezillerin haline bak” der, çünkü rezillik görmek ilgisini çekiyordur hala...

“Şeriat istiyorum, adalet istiyorum” diye bağıran adama sormak lazım, sen kendi evinde şeriat ilan ettin de evine jandarma girip zorla televizyonu mu açtırdı? Senin dinine söven televizyondu aslında, açmazsın o kanalları sövdürmezsin dinine, ama dediğim gibi rezillik görmek ilgimizi çekiyordur hala...

***
İtalyan “Barış Gelini”nin akibetini görünce üzüldüm, yıkıldım, lanetler okudum, ama şaşırmadım.. zira rotasını öğrendiğimde zaten biliyordum başına gelecekleri.. Peki neden yıkıldım o zaman, bir kez daha haklı çıktığım için mi, dünyaya rezil olduğum için mi, yoksa bir insan tecavüze uğrayarak öldüğü için mi?

“Benim insanım yapar, italyan gelin. Ben biliyordum” dedim.
Ve sinirle başladım saymaya:
Benim insanım kalbiyle, beyniyle övünmez, oğlunun pipisiyle övünür.
Benim insanım eteği rüzgarda kalkan bir kadın görünce başını çeviren adama eşcinsel muamelesi yapar.
Benim insanım karısından başka kadına dokunmayan adama yobaz der.
Bekaretini karısına saklayan erkeği adam yerine koymaz.
Benim insanımın cinsel organı genelde ağzındadır, cümlelerinde edat olarak kullanır.
Karısını aldatmayana kılıbık der.
Kocasını aldatan kadını ise öldürür.
Reklamın güzel kızlısını sever.
Çağa uymuyor diyerek imam hatip düşmanlığı yapar.
Evladını kuran kursuna göndereni hakir görür, herkes baleye göndersin ister.

“Ben başörtüsüne karşıyım, o zaman kimse takmasın, yasak olsun” der, “ulan madem karşıyım ben takmayım da başkasından bana ne” demez.
İşte 80 küsür yıldır eğittiğimiz ve görmek istediğimiz insan modeli bu, diye düşündüm.

Milli eğitimde 80 yılda değişen tek şeyi söyliyeyim mi size?
Eskiden ayağa vururdu hocalar, şimdi ele ve yüze vuruyorlar finlandiya'nın sıra dağlarını ezberletirken..
Bir falaka vardı anlata anlata bitiremedikleri, hiç görmedik.. ama öğretmen dayağından kulağı patlayan çocuğu hep beraber gördük gazetelerde..
Sınava hazırlanmaktan düşünmeyi, hayal kurmayı unutturuyorlar çocuğa.
Benim milletim eskiyi kötülemekten ya da aşırı yüceltmekten bugününü göremiyor. Bütün padişahlarımız evliya, ve Atamız milleti yoktan var eden hatasız, kusursuz bir halık (haşa) Her yanımız abartı. Ve işte cinayetlerimizde öyle.

Kestirme yola girip şu düşünceye saplandım sonra:
Evladından dinini peygamberini saklayayım diye uğraşırsan işte böyle üç kuruş için adam kesen, sokakta gördüğüne tecavüz eden, bebeğe bile işkence yapan ahlaksız bir nesil yetiştirirsin.
İşte görmediğimiz işgal budur, bizi bizden koruyacak askere muhtaç olacağız diye korkuyorum. Benim insanım yukarıda saydıklarım elbette değildir. Hem zekidir, hem çalışkandır, hem de imanlıdır. Ama yukarıda saydıklarım da uzaylı değildir.
Şimdi aktüel bir soru sizlere:

Din dersleri kaldırılsın mı?

Cevap:
Tabi ki kaldırılsın,
Sen Ey ...
Bugüne kadar neyi layıkıyla yapabildin ki okulunda öğreteceğin Allah'a inanacağım..
Evladıma kendi dinini en iyi ben öğretirim
Çünkü benim evimde zaten şeriat var...

Sunusi F. ONAY
(www.sunusy.spaces.live.com)

Wednesday, March 19, 2008

Başsavcının bana anlattıkları!..

Başsavcının bana anlattıkları!.

Başsavcı, Ak Parti'nin kapatılmasını isteyerek hazırladığı iddianameyle bana çok şeyler anlattı.
Siz bunlara komplo teorileri de diyebilirsiniz. Burada ayrıntıları ile madde madde yazıyorum ki tarihe bir not düşmüş olalım. İddianame içeriğine ise hiç deyinmeyeceğim. Buyrun birbirinden farklı 8 komplo teorisi, olan biten herşeyin kısa ve 8 farklı özeti:


1. Son müdaafa taarruzu:

Statüko elinde kalan tek kale ile sistemi müdaafa için son bir gayretle taarruza geçiyor. Önce sözde deliller toplandı ardından dava açıldı. Bir başsavcı kazanamayacağı bir dava açmaz! Deliller her ne kadar zorlama ve hatta uydurma olsalar da, daha önce 367 zorlamasını halka yedirebilen oligarşik mafya şimdi de 8 koluyla bu iddianameye sarılır ve partiyi kapatır. Önleyemedikleri halkın yükselişini bu şekilde durdurup cumhuriyetin sahibi olmaya devam eder. (cumhurbaşkanı da ceza alırsa Sabih Kanadoğlu padişah seçilsin!..)

Bakın bu iddianame bizlere neleri unutturdu?

- mhp ordu ile barıştıktan hemen sonra açılan bu dava ordu ile chp arasındaki kavgayı unutturdu!
- Eski genel kurmay başkanının yenileri hakkında yaptığı hakaret dolu açıklamaları unutturdu!
- Youtube'a düşen savcının rezilliklerini, küfürlerini ve Erdoğan Teziç'in faşistliğini unutturdu!
- Şak diye youtube'un tekrar kapatılmasını unutturdu!
- Asıl unutturmak istediğini, yani ERGENEKON'u unutturdu! Onun yeni faillerini unutturdu!

2. Anlaşma zemini hazırlığı (referans 28 şubat'ın kandırılmış Erbakan'ı):

Başsavcı da bilir bu iddiaların bu partiyi kapatamayacağını ama hukuk katledilerek verilen kararlar az mı bu ülkede? Bir para cezası çicat ederler mecburen, Ak partinin mallarına el koyarlar, partiyi serbest bırakırlar. Bunu partiyle anlaşarak yaparlar, yani derler ki sen şu ERGENEKON dosyasını bir kapat, biz de seni açık bırakalım.Ama bu davanın çocuk oyuncağı olmadığını ispatlamak için sana bir ceza vermemiz de gerekecektir, en fazla paranı alırız, sen de sıyrılırsın biz de, kabul etmezsen partini alırız elinden ona göre. (referansa dikkat!..) Ne de olsa ERGENEKON daha çevik bir isime ulaşmadı değil mi? Evet, çok çevik bir isime ulaşmadan da kapatılması gerek.

3. Ak Partiye hayat öpücüğü:

Tam da mükemel organize edilen barışçı ve ne istediğini bilen, üstelik hedefe de ulaşmış bir emekçi mitinginden sonra, aydınlarla, liberallerle arası açılmış ve belki gerginlik yüzünden biraz kamuoyu desteği sallanan bir Ak Parti etrafında kurulan yeni bir sevgi ve bağlılık çemberi.. Statükoya ve oligarşiye karşı tek umudumuz Ak Parti'dir slogan-gerçeğinin tekrar halka ve dünyaya hatırlatılması..

4. Ak Partiyi Aklama çalışması:

Ey millet!
Amerikancı ve vatanhaini diye suçlanan bu parti, böyle bir suça zerrece değinilmeden sadece laiklik yüzünden kapatılmanın eşiğine getiriliyorsa, artık anlayın ki Ak Parti'nin böyle bir suçu, günahı yoktur ve hiç olmamıştır. Söyleyin bana: daha tanımı bile doğru düzgün yapıl-a-mamış bir ilke mi daha önemlidir, yoksa Türkiye Cumhuriyetinin ve aziz milletinin bekaası mı? Bu dava sadece varlığıyla bile Ak Parti'yi gönüllerde beraat ettirmemiş midir?

5. “Bizim CHP ve sol kesim adam olmaz” ifşaatı:

Askerden (darbeden) ümidini kesen anarşist siyasetçi ve bürokratik elit hala böyle anti demokratik davalara ve dayatmalara, icatlara bel bağlıyorlarsa, e-muhtıranın ardından yapılan seçimlerin sonucuyla bile adam olamadıklarını, hatta hiç ders almadıklarını bu davaya gösterdikleri tepki ile ispatlıyorlarsa bu tam anlamıyla bir adam olunamayacağının itirafı ve bir ifşaatıdır.

6. Bu dava bir Avrupa Birliği sürecinin daha tamamlanmasının ilk adımıdır.

Erdoğan'ın zekasını iyi bilirsiniz! Soğukkanlı, disiplinli, intikamcı ve hesapçıdır, ama asla eyyamcı denilemez. (baş rakibinin tersine). Bu davadan önce parti kapatma hususunda anayasada köklü bir değişiklik yapsa idi, kamuoyu onu DTP'yi ve dolayısıyla PKK'yı koruyup kollamakla itham edecekti. Oysa şimdi kendilerine atılan bir çamurla bu işi kendi lehine yapmış izlenimi vermiş olacak. Burada amaç parti kapatmaları tarihe gömmektir, ama bunun siyasi sorumluluğu çok ağırdır, Başbakan bu şekilde kendini muhalefete karşı korumaya almış olur ve artık yasa çok rahat geçebilir.

Yoksa Tayyip Erdoğan da zaten böyle bir hazırlığın 2001'den beri yapıldığının farkında ve tedbirini de alırdı değil mi? Ama o sadece 5 yılda parti kapatma sürecini biraz zorlaştırdı o kadar, asıl faaliyet ve köklü değişiklik şu andan itibaren “anayasada” yapılabilir.

7. Safları netleştirmek:

Tansel Çölaşan bir gün önce boşuna konuşmamış, rektörler boşuna diklenmemişler, Savcı boşuna küfürler yağdırmamış edep haya tanımadan, Teziç boşuna ayaklar altına almamış seviyesini.. Mehmet Ali Birand boşuna üniversitelerde Abbas güçlü ile çirkefleşmemiş boşuna, Ali Kırca boşuna saf değiştirmemiş ana haber bülteni palyaçoluk olan bir kanala giderek... ve ilk icraatı da gizli kamera çirkefliği üstelik (hatta kendisi pornografik gizli kamera muzdaribiyken!..)
Dikkat et ey milletim, bu dava bir kesim tarafından önceden gayet iyi biliniyormuş. Yoksa Deniz Baykal neden Genel Kurmay başkanına dolaylı olarak amerikancı desin, Türk silahlı kuvvetlerine hakaret etsin. Yani darbe yapmayacağı kesin olan silahlı kuvvetlerle köprüleri atsın! Hatta emekli paşalar neden ordumuzu töhmet altında bırakmaya çalışıp bir yerlere sinyal yollasınlar...

İşte bu yüzden darbeyi biz yaparız mantığıyla, “kahrolsun demokrasi, başlarım cumhuriyete bu ülkeyi ankadaki 11 padişah yönetir” diye yırtıyorlar kendilerini (mealen)..

Atatürk “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” demiş. Ama bu Atatürkçülerin hiç umurunda değil. Yasama yürütme ve yargı güçler ayrılığı olarak denge unsuruydu ama CHP zihniyeti ve onun beceriksiz siyasetçileri yüzünden artık güçler ayrılığı yargıtay, danıştay ve anayasa mahkemesi oldu. Yargının yasama ve yürütmeye müdahalesi ayyuka çıktı.

Ama bu son durumla herşey netleşti. Artık bataklık kurudu, atacak çamurda kalmadı, kimin ne olduğunu iyi biliyoruz artık. Saflar çok net ve farklar çok derin.
Başkomutan ve Cumhurbaşkanı, siyasetüstü bir makamda olan Abdullah Gül de iddianamede olacak, dokunulmazlığı olduğunu bileceksin ve uygulayamayacağın bir ceza verip hala resepsiyonlarda eteğini tutacaksın... bu nasıl olacak bir izah edilsin bakalım...

MHP'ye gelince:
Devlet Bahçelinin açıklamasına kadar bütün MHP'liler CHP'li Onur Öymen dinazorluğuyla olaylara bakarak yalanlarla durumu çarpıtıyorlardı, bir zil takıp oynamadıkları kalmış hatta bir vekil “hiçbir suç cezasız kalmaz” diyerek televizyonlarda kına teşrifatı yapıyordu ki, Devlet Bahçeli yine herkesi şaşırttı ve başta kendi vekilleri olmak üzere ağzı yüzü oynayan herkese büyük bir demokrasi dersi verdi.

Bahçeli, bizim alışık olduğumuz bir siyasetçi değil. MHP'ye baktığımızda var olan bir Bahçeli gerçeği az da olsa umut vaadediyor hem de Deniz Bölükbaşı gibi statükocu elitlerin çokluklarına rağmen.

8. Kafa karışıklığı:

Benim bu ülkenin başbakanına, meclis başkanına, cumhurbaşkanına sonsuz saygım ve derin sevgim var. Silahlı kuvvetlere ve genel kurmay başkanına da hakeza öyle... E bunlar da devlet zaten...
Ama şimdi başbakanına ve cumhurbaşkanına siyaset yasağı getirmeye kalkıyorsunuz, meclis başkanının partisini kapatıyorsunuz, Genel Kurmay başkanına yalancı, silahlı kuvvetlere amerikancı diyorsunuz..

Yahu bana izah edin, siz kimsiniz? Benim bildiğim ne kadar devlet organı varsa hepsi ile kavgalısınız.. O zaman siz devlet düşmanı değil misiniz? Tanrı mı zannediyorsunuz kendinizi, nedir?.. Sizi yargılayacak, huzur bozduğunuz için cezalandıracak kimse yok mu, yahu?
Çünkü gayet açık ki yasaklayarak ve bir yasağı sürdürerek ülkeyi kamplara bölmeyi amaçlıyorsunuz, ekonomik kriz çıkararak yeniden yazarkasa atılan, kepenk kapatılan, esnafın intihar etmeye kalkıştığı günlere dönmemizi istiyorsunuz!

Sizler sadece Aydın Doğan'ın istediklerini istiyorsunuz, eğer güçlüyseniz hakikaten, gidin de bu halkı değiştirin, ya da beceremiyoranız lütfen gidin ve başka bir ülkenin başına bela olun, bu millet sizlerden yeteri kadar çekti.

CHP'yi kınıyorum. Hukukun CHP'li olmasını kınıyorum, yargıtayın, danıştayın, rektörlerin CHP'li olmalarını kınıyorum.
DSP üyesi bir anayasa mahkemesi üyesinin, ülkemin iktidar partisi hakkında vereceği kararı çok merak ediyorum.

Sunusi Fazıl ONAY

Not: An itibariyle başsavcımızın keyfi ülkemize 22 milyar dolara mal olmuş.. hayırlı olsun..

Monday, March 3, 2008

SENDEN NEDEN NEFRET EDİYORUM?

Nefret ediyorum çünkü sana bir “his” duyacak kadar ehemiyet gösteriyorum, zira birlikte yaşamaya mecburuz. Senden nefret ediyorum ve bunun en önemli sebebi seni sevmeyi senin yüzünden başaramamam. Yani, ben seni sevmek istiyorken senin buna engel olmaya çalışman ve seni sevmemi imkansız kılman. Halbuki sen benim kardeşimdin.

Farklılıklarımızla birarada yaşarken sen benim farklılıklarıma tahammül edemedin. Senin gibi olmamı istedin. Tabii ki ben de içten içe senin benim gibi olmanı isterdim, ama bu senin kendi seçiminle olmalıydı.

Sonra bu başörtüsü meselesi çıktı ortaya..

Neydi bu mesele?
İnandığım dinin açık bir emrini uygularken senin yasaklamanla karşılaştı bacılarım. Sen hepimizin senin gibi günahkar olmamızı istedin. Bizse “gireceğimiz günahlara kendimiz karar verelim” dedik. Sonra sen bunun dini bir mesele olmadığını söyledin, “hem, biz de müslümanız” dedin! Senin müslümanlığın beni en başından beri ilgilendirmiyorken benim müslümanlığım seni neden ilgilendiriyorduki?
İnandığını söylediğin kitap:
“Başörtülerini yakalarının üzerine kadar indirsinler- Nur 31” diyorken,
“Mü‘minlerin hanımlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıkacakları vakit) cilbâblarını üzerlerine almalarını söyle. -Ahzâb 59” diye buyururken, sen hala “hayır böyle bir emir yok diyebiliyorsun ya!
Ve hala da bizim gibi müslüman olduğunu iddia ediyorsun.. (ve hala bu beni zerre kadar ilgilendirmiyor..)

Sonra sen bu konuyu dini olarak tartışamayacağımıza hükmettin..
Zira biz müslümanlar 1400 yıldır peygamberin emirlerine uygun olarak örtünmeye çalışıyoruz ve dünyanın her yerinde bu böyledir, bunu dinimin kurallarıyla oynayarak başaramazdın..
Ve bir “Kamusal Alan” meselesi çıkarttın ortaya..
Kamusal alanda örtünemezsin..
Ama Allah bize “evet kamusal alanda emirlerimi uygulamayın” demiyor ki.. Üstelik savcılık kararı yoksa sadece insanın kendi evi kamusal alan değildir.. Yani sokaklar bile kamusal alan..

Şımarık bir çocuk gibi, “O halde devlet daireleri diyelim” dedin. E devlet hastaneleri, mahkemeler, karakolllar, vergi daireleri hatta camiler bile devlet dairesi.. Buralar Allahsız mekanlar değil ki, oralara sığınıp Allah'ın emirlerini uygulamayalım...!

Sonra bazıları hizmet alanlar ve hizmet verenler diye bir ayırım yapılsın dediler. Yani hizmet alanlar Allah'ın kulu, hizmet verenler değil...miş gibi...
Bir aklı evvel de çıkıp “Yahu devlet mi büyük Allah mı? İnsanların şu 60-70 senelik kuralları mı önemli Allah'ın ucunda cennet ve cehennem olan sonsuz süreli kuralları mı?” diye sormadı..

Ardından yine sizlerden biri şöyle demek istedi: “Yahu o kadar günaha giriyorsunuz, bir taneye de bizim için girin örtmeyin başınızı..!”
Bu en delikanlıcasıydı..
“Peki, neden senin için günaha girecekmişim” diye sormadan direk reddettik. Zira biz önceki günahları işlerken sebep kendi nefsimizdi oysa şimdi Allah'ın yerine başkalarının dediklerini kabul ederek ilahi prensibimizden taviz verecek ve hatta Allah'ın yerine başkasını koyarak müşrik olacağız..
Peki, bize bunu emredenler ve tavsiye edenler nedir müslüman mı? Kim Allah'ın emirlerinin aksini emredebilir? Tabi ki tağutlar.. Ve onlar hakkında Kur'an'da çok hüküm var!
Sadece şunu söyleyeyim: İnsanoğlu hüsrandadır ama birbirlerine Hak ve Sabr'ı tavsiye edenler hariç (asr suresi) Bilindiği gibi Hak ve Sabr Allah'ın isimleridir, bizler sadece Rabbimizi tavsiye edenlere uymakla mükellefiz.

Tabii ki beklenen oldu ve sen bunu bir laiklik meselesi yaptın. Halbuki Laiklik devleti yönetirken halka din ve ırk gözetmeden hizmet götürme prensibiydi.. Din ve devlet işlerini birbirine karıştırmamak..
Halbuki şu devlet elini çekmedi bir türlü dinimizden.
Ezanlarımıza karıştılar 10 küsür yıl yasakladılar, camilerimizi saman deposu yaptılar, Kuranlarımızı arap harfiyle yazılmış diyerek meydanlarda toplayıp yaktılar ve şimdi de elleri bacılarımızın türbanında..

İşte ben de senden tam bu yüzden nefret ediyordum.. Sen şaklaban oldun batının elinde.. onlar gibi olmaya çalışarak kraldan fazla kralcı oldun. Hiçbir dini ve milli bir prensibin kalmadı, bütün değerlerin altüst oldu, mübarek bayramını şeker bayramı yaptılar, sana yılbaşı diyerek kendi noellerini kutlattılar, onların danslarını müziklerini öğrendin, onların dilini kültürünü öğrendin, onların dininden farklı değil yaşadığın sözde İslam, tek fark onlar arasıra kiliseye giderler (çoğu da ateisttir zaten) Onların alfabesi, onların takvimi, onların ölçüleri, onların adaleti, hukuğu... Ve Allah bile kendi mübarek ismini aldı dilinden.. Tanrı dedirtti...!

Ey kardeşim,Hepsi üzerine bir numara büyük geldi.. onlar gibi medeniyet sahibi, liberal ve demokrat olamadın sonuçta.. Halbuki alman gereken sadece ilimdi..Ve sen o hariç her türlü kepazeliği aldın..

Senden nefret ediyorum, zira bu kepazeliğe beni de alet etmek istiyorsun, koyun olmamı istiyorsun.
Benim bundan sonra en fazla bir 40 sene ömrüm var, 40 sene İNSAN olarak yaşar sabreder, ondan sonra da Büyük Dost'a kavuşur sonsuza kadar mutlu mesut yaşarım diyorum sana.

Allah'ı olmayanın efendisi çoktur.. Siz kendi derdinize yanın artık.. Allah Muntakim'dir, intikam alıcıdır. Yarın beraber oldukların “bana ihanet ettiğin gibi” sana ihanet edecekler, ama inadından vazgeçip geri döndüğünde her zaman güvenebileceğin kardeşinin nefretinin de sönmüş olduğunu göreceksin.

Zira biz Allah rızası için sever, Allah rızası için nefret ederiz.

Bu sana son sözümdür. Benim gibi olmasanda bana saygı duy, hiç değilse benim sana duyduğum kadar duy. Çünkü biz herşeye rağmen kardeşiz..
Sen ne kadar Rabbine isyan etmekte özgürsen, ben de o kadar kul olmakda özgürüm..
Bunu aslında hiç unutmaman gerekirdi!

Sunusi F. ONAY
(www.genckalem.org 'da yayınlandı)

Tuesday, February 12, 2008

Gerçekçi bir seçim sonuç analizi -22 Temmuz seçimi-

Bu yazıyı bir başarıyı taçlandırmak adına, ya da bir hezimete kılıf bulmak uğruna yazmıyorum.

Koca koca yazarların ve siyasetçilerin hala milleti aptal yerine koymalarına karşı bir tepki olarak yazıyorum. İki gündür görüyorum ki hala seçimi ve sonuçlarını analiz edebilmiş değiller, zira tuttukları taraf özgür düşünmelerini engelliyor.

Buyurun tarafsız gözle yazılmamış bu seçimin analizini de okuyun ve aslında Türk milletine nasıl hakaret ediyorlar görün…
Bizler yüce Türk milleti taraftarıyız…

CHP ve MHP’nin niye bu seçimin mağlubu olduğunu Sayın Öymen’in ve Sayın Bahçeli’nin basın açıklamalarından sonra daha iyi anladım (Sayın Baykal şoku atlatamamıştı). Evet, CHP ve MHP’nin bu zihniyetle mağlup olması kaçınılmazdı zaten.
Değerli siyasetçilerimiz özet olarak AKP’nin dağıttığı kömür sayesinde başarılı olduğunu söylüyorlardı. Yani yüce Türk milleti 1 paket kömüre gelecek 5 yılını satmış bir milletti bu elitistlere göre.

Seçimlerden önce bas bas bağırdık. CHP’nin şansı yok, zira en büyük destekçisi olan alevi kesimden bile AKP’ye kaymalar yaşanıyor, oligarşi ve bürokratik cumhuriyet savunucularından başka, bu ülkenin gençlerinden hangi söylemi ile oy alacak? Bu partinin her hangi bir projesi var mı, lafla Atatürk’ü ve cumhuriyeti savunmaktan (ya da istismar etmekten) başka? MHP hakeza…

AKP zamanında terör tırmanışa geçti denildi, bu AKP’nin değil ülke düşmanlarının bir başarısı, acaba eleştirenler ne gibi bir proje attılar ortaya?
AKP zamanında ülke parsel parsel satıldı denildi, bu satışın Atatürk ve İsmet İnönü zamanında yapılan satışın daha altında olduğu hiç söylenmedi nedense! Hatta ilk olarak AKP bu konuda sınırlamalar getirmişti.
AKP zamanında Kıbrıs satıldı denildi, ama Kıbrıs’ın gelirinin 4 kat arttığı ve uluslar arası platformda artık tanındığı ve İKÖ’ye bile üye yapıldığı, dahası, artık eski günlerinden daha milli bir duruşa sahip olduğu söylenmedi.
AKP zamanında borçların arttığı söylendi, ama eski borcun gelirin altında olduğu şimdiki borcunsa milli gelirin sadece yarısı kadar olduğu söylenmedi.

Bütün bunlar 80 yıldır ödenmeyen nemaların ödenmesi, bankalardan hortumlanan paranın vatandaşa iadesi sonrasında gerçekleşti. Yani inşaat yapılırken tamirat devam ediyordu üstelik.

Eskiden bir anayasa kitapçığı fırlatıldığında çıkan krizler, şimdi muhtıralar verildiğinde bile çıkamıyor, ekonomi o kadar temelli ki en ufak bir sarsıntı yaşamıyor, bunlar hiç dile getirilmedi.

Ve bütün Türk milletini aptal yerine koyan o açıklama yine CHP ve MHP’den geldi: “Vatandaşlarımız bizi bir poşet kömüre sattı!”

Değil kömür, CHP bana bir poşet altın verseydi, alır cebime koyar ve oyumu gider paşa paşa AKP’ye verirdim.. Çünkü biz zannettikleri kadar aptal değiliz..

Çünkü muhalefet iftira atarken AKP proje geliştiriyordu!..
Bu ülkenin vergi sistemini, bankacılık sistemini, sosyal güvenlik sistemini, hastanelerini, yollarını düzenliyordu.
Her sene bir buçuk milyon artan işsiz nüfusu %20 düşürüp istihdam sağlıyordu,
milli geliri tam 2 katına çıkarıyordu.
Bir senede sadece iç anadoluda 1000 adet fabrika açarak Guinness’e girmeye çalışıyordu.
Ülkenin yollarını 2 katına çıkararak her sene teröre verdiği şehidin 3-4 katını trafik canavarına veren ülkede kaza oranını %80 düşürüyordu.
100 bin derslik yaparak ülke eğitimine 2000 okul hediye ediyordu. Artık ders kitapları ücretsizdi üstelik.

Bu milletin gözü 1 poşet kömürde değil, icraatlardaydı. Oy kaybetmek uğruna hiçbir yalan vaatte bulunmayan bir partiyi iktidara taşıdı.

Hem de mazot 1 YTL OL-MA-YA-CAK demesine rağmen..
Hem de fındığa ederinden fazla VER-ME-YE-CE-ĞİZ demesine rağmen..
Arif olan anladı…

Bu bir ilkti.VAAD EDEN DEĞİL, ETMEYEN KAZANDI bir bakıma.
Çünkü aziz millet yalanı dolanı ayıracak ferasete sahipti.

İp atlayanlar, mazotçular, fındıkçılar, mitingciler, ülkenin 5 sene hortumlanmasına seyirci kalanlar şimdi kendi hallerine yansınlar.

Doğuda devleti temsil eden tek partinin AKP olduğu gerçeğine dikkatinizi çekerim.
En fazla sosyal demokrat adayın AKP listesinden vekil olmalarına dikkatinizi çekerim.
Bizler en sonunda oligarşi ve bürokrasi karşısında tek millet olabildik. Bunu kimseye bozdurmayacağımızı temenni ediyorum.

Tek millet.. Tek bayrak.. Tek devlet..

Beğenmediğimiz Amerikalının dediği gibi: One nation, under one God.. Yani, Bir Allah’a iman eden BİR millet..

AKP’ye oy veren-vermeyen tüm kardeşlerimiz,
Seçim sonuçları hepimize hayırlı ve uğurlu olsun. Allah, bu vatanı ve üzerinde şükürle yaşayan aziz milleti korusun ve yüceltsin.

Siyasi ahlaksızlık ve olası CHP-MHP koalisyonu

(Bu yazı, 22 Temmuz 2007 seçimlerinden önce, MHP liderinin AKP ile hiçbir koalisyona girmeyeceklerini açıklamasından sonra yazıldı. Konjonktürde o zamanlar gözüken akp iktidarının tek alternatifi CHP-MHP koalisyonu idi. Eğer AKP seçimlerden %47'lik bir zafer ile çıkmasaydı bizi bekleyen iktidar CHP-MHP koalisyonu olacaktı. MHP'li kardeşlerime bir ikaz olarak bu yazıyı kaleme almıştım...)

Türkiye siyasi demografisinde ülke seçmeninin %75’i sağ, %25 sol görüştedir. Yeni jenerasyonun, Türkiye’deki sol tanımına duydukları kayıtsızlık sonucu bu yapı ortaya çıkmıştır. Bana sorarsanız AKP bir sol partidir ve bu demografi analizi de dolayısıyla yanlıştır.. Ama şimdilik konumuz bu değil..

Beni asıl yaralayan şey, koltuk uğruna liderlerin seçmeni enayi yerine koymalarıdır. Seçmen üç şekilde enayi yerine koyulabilir ve maalesef ülkemizdeki bir takım siyasi partiler bu üçünü de çok büyük bir soğukkanlılıkla yapmaktadırlar, peki nedir bu seçmene takılan üç enayilik madalyası? Tek tek inceleyelim:

1. Altın kozalak ödülü:
Seçmen bu ödüle hiç olmayacak, gerçekleşmeyecek vaadlere kanması sebebi ile hak kazanır. “Kayseri’ye deniz getireceğim”, ya da “herkese 2 anahtar” gibi vaatlerdir bunlar. Buna kanıp da oy veren seçmen anca kozalak alır. Dikkat ederseniz mazottan bahsetmiyorum..

2. Altın geyik ödülü:Nispeten daha masum olan bu ödül, oy verenin sadece oyunun boşa gitmesine neden olur, ülkeyi ciddi bir kaosa sürüklemekten uzaktır. Burada parti lideri ve yönetici kadroları, seçmene geyik yaparlar:
“tek başına iktidarız”,
“iktidara yürüyoruz”,
“en büyük biziz, dünya bizim zaferimizi konuşuyor”
gibi içi boş ve manasız cümleleri inanın %2’lik oy potansiyeli olan Erbakan bile kuruyor. Seçimden sonra da hatırlamıyorlar. Bugün baktığımızda bir iki parti hariç diğer bütün partilerin baraj problemi olmasına rağmen Haydar Baş’tan, Deniz Baykal’a, Recai Kutan’dan Devlet Bahçeli’ye kadar her lider bu yalanı geniş geniş rahatlıkla söyleyebiliyor. Amaç seçmene madalya dağıtmak herhalde!
Peki bu yalan ortaya çıkıp seçim sonuçları gözlerine sokulunca azıcık yüzleri kızarıyor mu?
Tek kelimeyle HAYIR.
Peki neden?
Çünkü bu yalanı söyleme yüzsüzlüğüne alışmışlar, milleti de alıştırmışlar, kimse hesap sormuyor..
Bakın:
-Hani siz tek başına iktidardınız?
-Evet, olmadı kısmet değilmiş..
-Yahu bırak iktidarı, muhalefet olamadınız be..!
-Hıı, evet, ama bir dahaki seçimlerde…
-Ya sen daha toplumu analiz etmeyi becerememişsin, öngörün sıfır, tahmin yeteneğin berbat, anket okumayı da bilmiyorsun, akvaryumda yaşıyorsun, daha ne seçimine gireceksin?
-Biz bir dahaki seçimlerde…
-Hala seçim diyor.. Adam, sen bana yalan söyledin.. ya da aptalsın durumu okuyamıyorsun, ne iktidarı verecem ben sana, bas git..

Maalesef, seçmenle adayı arasında böyle bir diyalog olamadığı için bu yüzsüzler bir dahaki seçimlere aynı jargonla girip tekrar oy istiyorlar, ve bu ödülü sonuna kadar hak eden bir kısım halkımız da oy vermeye devam ediyor, zira onlar parti değil takım tutuyorlar, sevdikleri lider ülkeyi soysa, ailesi 9 katrilyonla buharlaşsa bu adamlar yine o politikacıya oy atacaklar çünkü mazot… neyse…

Şimdi gelelim en acı ödüle:

3. Altın Boynuz Ödülü:
Tüylerimi diken diken eden bu ödülün sahipleri oy verdikten sonra genelde dövünürler. Zira burada oy verilen parti ve lideri, seçmen tabanına tam anlamıyla ihanet eder ve boynuzu takar.
Bu durumda, eşlerin birbirlerini aldatmaları gibi bir namussuzluk, haysiyetsizlik çok rahat gözlenebilir. Hemen örnek vereyim de yanlış anlaşılma olmasın:

Mesela Komünist partisi seçimi kazanır ama faşist partinin azınlık hükümetini destekleyeceğini söyleyerek iktidar fezlekesini reddeder. Ya da laik parti seçimi kazanır ve koalisyon için başka bir laik parti dururken gider dinci bir parti ile anlaşır ve bakanlıkların yarısını onlara devreder.
Bu tabanın oyunun çöpe gitmesi demektir. Oy veren seçmen kendi ideolojisinin tam temsili yerine zıt ideolojiyi devlet yönetimine taşır ve böylece tabanına ihanet etmiş olur. O partiye oy veren laik seçmen kendi oyuyla dinci partiyi iktidara taşımış gibi olur ve bu ödülü çok acı bir şekilde hak eder. Oy vermemiş olanlarsa kurunun yanında yaşın da yanması gibi, yanarken ben demiştim edasıyla kafa sallar ve diğerinin aptallığından ötürü isyan eder.

ŞİMDİ SORUYORUM, EY ÜLKEMİN MUHAFAZAKAR VE MİLLİYETÇİ İDEOLOJİYE SAHİP VATANDAŞLARI!

Bana dürüstçe cevap verin, bir elinizi kitaba diğer elinizi de vicdanınıza koyun:
Oylarınızla CHP’nin iktidara taşınmasına razı mısınız?
Sayenizde muhafazakar muktesebattan uzak, sol bir iktidar kurulmasından yana mısınız?
Hala Mehmet Moğultay’ın atadığı kadroların demokrasiyi linç etme çalışmalarını ibretle (ve takdirle) izlerken yeni bir militan adalet bakanını koltuğa oturtmaya razı mısınız?
Örgüt kadrolarını, çocuklarımızın beyinlerini zehirlemek adına, 45 günde öğretmen yapan yeni bir militan milli eğitim bakanını görevlendirmeye hazır mısınız?
Ezanı yasaklayan, camiler kapattıran, KITleri hortumlayarak boşandığı eşine 9 trilyon nafaka veren, ülkeyi susuzluğa, çöp dağlarına, açlığa ve kuyruklara mahkum eden basit militan bürokratları görevlendirmeye hazır mısınız?
Kuran kurslarınızı kapatan, kurban derilerinize el koyan, dini eğitimi kaldıran, hastanelerde çarşaflı ihtiyar kadını tedavi etmeyip ölümüne seyirci kalacak kadar ideolojisine bağlı başhekimleri zevkle atayan hatta yetiştiren…
Allah’a ve Allah diyene düşman…
Sokaklarda sizi kurşunlayan…
binlerce gencinizi şehit eden, bir ideolojiyi iktidara taşımaya hazır mısınız?

-Üstelik CHP (o zaman SHP idi) bu tahribatın çoğunu Demirel’in kendilerini koalisyon ortağı yapmasıyla becermişti, hani kendileri de Leyla Zanaları meclise taşımışlardı! İşte sağcı bir parti kendi ideolojisine sahip rakip sağcı parti dururken (ANAP), solu getirip ortak yaparak seçmenine böyle ihanet eder-

Bu ülkenin CHP’ye gönül vermiş seçmenleri yanlış anlamasınlar lütfen, hepsi benim yurttaşım, ama bu yukarıda söylediklerim MHP ağzıyla yarım asırdır tekrarlanan terennümler.. Bunlar sizde bir tereddüt oluşturmuyor mu, Allah aşkına?

Bunları ben değil, rahmetli Başbuğ söylüyordu, hatırlıyor musunuz ismini?

MHP’ye gidecek her oy, CHP’nin iktidarına bir tuğla olacaktır, sözünü ettiğim bakanlıkların yarısı onların olacak ve sizin bu konuda bir söz hakkınız olmayacak, oyunuzla CHP kadrolarının militanlarını ülkeye yerleştireceksiniz..

Eğer bütün bunları biliyorsanız ve bir tehlike görmüyorsanız, ideolojinizle bir çelişki tespit etmeden vicdanınız rahat uyuyabilecekseniz, oyunuzu MHP’ye verirken eliniz titremesin.
Fakat biz ocaklarda böyle yetişmedik, Başbuğa her fırsatta hakaret eden ve eli kanlı katil diye saldıranları elimizle iktidara taşımak bizim ahlakımıza ve anlayışımıza, örfümüze ve din güdümüze terstir. (Siyasetçilerimiz bunu bir kez yaptılar.. %25’lik solu %75’e iktidar ettiler ve acısını hala duyuyoruz).

MHP, BBP, AKP, DP ve SP’ye vicdan olarak yakın, sağduyulu, hür düşünceli, milli değerlere sadık, muhafazakar bir “Sosyal Demokrat” olarak, bu kadar açık olduğum için şimdiden özür dilerim. Daha önce DSP’yi iktidara taşıyan ve şimdi de Baykal’ı başbakan yapmaya hazırlanan Milliyetçi Hareket’in oy verenlerinin özrünü ise asla kabul etmiyorum, onu da eğip bükmeden ifade edeyim.

Friday, February 8, 2008

PARTİZANLIK

Bu ülkeyi “öldüresiye” sevenler!

Hakikaten bu ülkede iktidar olmak zor arkadaş.. Zira muhalefetin bir ölçüsü yok.. Keşke grekoromen muhalefet olsa da, hiç değilse uyulacak birkaç ilkemiz olsa. Bizi öldüren şey de işte bu “vatanseverlerin” ilkesizliği ve partizanlık.

Partizanlık, Türk milletinin çok iyi bildiği bir ur, cumhuriyetin ilanıyla kesilip alınmıştı ama tam yirmi sene sonra (1943) milliyetçilik olayları ile birlikte iktidar partisi tarafından yine hortlatıldı ve günümüzde Cumhurbaşkanı tarafından paranoya sonucu, sebep gösterilemeden atanmayan 3000 bürokrat ile artık önlenemez boyutlara ulaştı; yine neşter gerekiyor sanırım.

Önce hep beraber ezber bozalım; bu ülkenin politikacılarının ve eğitimcilerinin yıllardır söyledikleri şeylerin gerçek olmadıklarını kabul edelim. Örnek:

- Türk milletinin genlerine en uygun yönetim şekli cumhuriyettir!

Değildir!

Türk halkı 5000 yıllık (+/-) tarihinde cumhuriyeti hiç tatmamıştır ki. Aksine hep tek adamla yönetilmiş. Ne zaman karizmatik bir lidere kavuşmuşsa imparatorluk olmuş. Ve o lidere muhalif olan Türklerce (!) devleti parçalanmış dağıtılmış. Lidere olan düşmanlık yüzünden muhalefet ülkeyi batırmış. (çok ilginç!)

- Türk milleti parlamenter demokrasiye 1920 yılında geçti (yani cumhuriyetin ilanından önce).

Yanlıştır!

Türkiye (Devlet-i Ali-i Türkiyye) Meşrutiyetin ilanıyla parlamenter demokrasi ile tanışmış, 2. Meşrutiyetle birlikte sadrazamı padişahtan daha güçlü hale getirmiştir. Nitekim rejimin son günlerinde Padişah iyice süs eşyasına benzetilmiştir. Devlet idaresinde bugünkü cumhurbaşkanının padişahtan daha geniş yetkileri olduğu muhakkaktır.

İşte sevgili okuyucular, daha yüzlercesini sayabileceğimiz bu ezberler üzerinden hareketle, şimdi de ülkedeki sözde vatanseverliği ve yükselen milliyetçi/ulusalcı muhalefeti bir inceleyelim:

Siyasi manada vatanseverlik, muhalefette olan kişilerin iktidarı uyarmaları ve yol göstermeleri ile ülkeyi hatadan kurtarmaları şeklinde ifade edilebilir.Yani maksat mevcut başkanın ve iktidarın onurunu zedelemek değil, ülkeyi yanlıştan döndürmek olmalıdır.

Bunun aksi örneği Balkan savaşlarında yaşanmıştır. İttihatçı komutanların iktidarı zora sokmak uğruna Edirne’yi bile nasıl gözden çıkardıkları malumunuzdur. Ülke sözde milliyetçiler tarafından nasıl Bulgarlara ve Ruslara bırakıldı okumuşsunuzdur.

Günümüzde yaşananlar da pek farklı gözükmüyor:Bugünün muhalefet taktiği “bilmeyenler” üzerinde hakimiyet kurmak ve her yalanı bir enstrüman olarak görüp kullanma şansı doğurmaktır. Mesela “ülkenin borcu 400 milyar dolar” der muhalefet büyüğü, halbuki değildir! Sadece 180 milyar dolardır ve milli gelirin neredeyse 3 kat altındadır. Muhalefetin amacı büyümenin borçla yapıldığını ispatlamaktadır. Yani kör olanın bile gördüğü bir büyüme vardır, maksat bunu saklamak ve lekelemektir. Aslında daha muhalefetteyken bile doğrusu olmayıp da yalanı kullanan adamı, miting yaptığı alana gömmek gerekir, ama biz de o siyasi zeka pek bulunmaz. Ve bu adam hala itibar görmeye devam edebilir.

Halbuki yapıcı vatansever bir muhalefet şöyle der. “bunların politikalarıyla ancak bu kadar büyüyebildik, halbuki biz şu taşı şu taşın üzerine koyup daha da büyüyebilirdik” Ama demez, zira o zaman yol göstermiş olur, yoksa maazallah iktidar gider vatanın selameti için o taşı o taşın üzerine koyar da süper güç oluruz, Allah korusun!

Her şey yalan ve hile üzerine koyulunca ortam inanılmaz kirleniyor ve sonunda temiz bir şey kalmıyor. 1000 iftiradan biri kazayla doğru çıksa geri kalan 999’u da şüphe çekmeye başlıyor.“EĞER GEMİNİN DÜMENİNDE BEN YOKSAM, BATSIN BU GEMİ” anlayışı ülkeyi içinden çıkılmaz bir hale getirirken, aslında görebilen insana da muhalefetin nasıl bir vatanhaini olduğunu da ispatlıyor adeta. Her şehit cenazesi haberini aldığında içten içe coşkuyla sevinç çığlığı atıp meydanlara koşan ve cami avlularında hükümete, imama, şehit yakınlarına küfreden muhalefet nasıl vatanını sevebilir ki?

Bizler BABALARINI TAKİP EDEN ÇOCUKLARDAN çok çektik. Sırf babası ona oy veriyor diye düşünmeyen, takım tutar gibi parti tutan, tuttuğu partinin az oy almasını namus meselesi yapan siyasi magandalardan çok çektik. Hüseyin Üzmez ağabey bir kitabında Malatya’da göbeklerine kadar sakallı ve sarıklı, göğüslerinde tabak gibi CHP rozetiyle cami bahçesinde oturan “dinimi değiştiririm de partimi değiştirmem” diyen hacılardan bahsederdi. İşte biz bunların evlatlarından çok çektik. Onların evlatlarıydı Demirel’i 7 kez, Ecevit’i 5 kez başbakan yapan.

Soruyorum size, sağdan üç parti, soldan bir parti meclise girmiş, lider olan ise sağcı.. Kiminle koalisyon yapar? Tabi ki dünya ve siyaset görüşü birbirine uyanla değil mi? Halbuki bu millet DYP-SHP koalisyonunu gördü Demirel’le.. Bu nasıl bir aldanmışlıktır sağcı seçmen adına?
Demek ki bu ülkenin sağcısına da solcusuna da güven olmaz.. Kimin ne olduğu ne dediği belli değil? Zaten şimdilerde de CHP=MHP demiyorlar mı?
Erbakan’a sorsanız Erdoğan dinsizdir..
Baykal’a sorsanız Erdoğan dincidir..
Hiç mi değişmez bu klişe?
Hepsine göre AKP amerikancıdır, halbuki Amerika yaptığı hareketlerle ortağını zor durumda bırakır mı? Bir nefret mesajı yayınlar AKP’ye, bir anda kamuoyundaki yargıyı değiştirir! Böylece ortağının işini de kolaylaştırır!
Askere sorsanız AKP yetersizdir,
MHP’ye sorsanız AKP vatanhainidir.
E o zaman bu güvendiğimiz askeriye uyuyor mu? Anayasayı bile işine geldiği gibi yorumlayan asker-cumhurbaşkanı-chp üçlüsü neden bu vatanhainlerini tez zamanda yakalayıp idam etmiyor da hala devletin en önemli kademelerinde tutuyor? Yoksa onlar da mı vatanhaini? Zulme ortak olan da zalim değil mi sonuçta?

Birileri bize çok kötü kazık atıyor ama bu kesinlikle iktidar değil. Bence bu geminin kaptanından memnun olmayıp da gemiyi batırmak isteyenlerdir.. Danıştaya saldıranlar, Ermeniyi kurşulayanlar, Ulusu bombalayanlar.. Evinden mayın çıkan astsubaya, emekli askere ve şehit cenazeleri, çuval karşısında suspus olup, sözde rejim bekçiliğiyle aslan kesilen askere bu yazıda bir şey demiyorum.. Oy verenler de bu oyuna ortak..
Ezber bozma sırası şimdi sizde..

Not: bu yazı 22 Temmuz seçimlerinden önce yazıldı ve http://www.genckalem.org/ 'da yayınlandı. Seçimlerden sonra Türk halkı hakikaten tam da dediğim gibi ezber bozdu ve Tayyip Erdoğan'ı %48'le tekrar başa getirdi. 2. başkanlığı esnasında önce cumhurbaşkanlığı makamı elitistlerden kurtarılarak halka iade edildi, ardından ergenekon soruşturması açılarak derin devlet çökertilme operasyonu başlatıldı, aynı tarihlerde kanayan yara türbana da çare bulunmuştu.. Kısacası, Türkiye'de müthiş bir şekilde ezber bozuldu...