Fethullah Gülen Hocaefendi'yi Bekleyen Tehlike
Yazının başlığını bilerek yanlış yazdım.
Zira Hocaefendi’yi bekleyen yegane tehlike, aczi kanaatimce, Rabbi Rahim’inin kendisini ahirette yalnızca Adil isminin tecellisi ile karşılamasıdır. Malumdur ki, bizler kendi adımıza Rabbimizden adalet değil yalnızca rahmet ve merhamet niyaz ederiz. Zira yalnızca adaletle karşılansak bir gözümüzün bile hakkını ödeyemeyeceğimiz söylenir. Bütün bunlar ulemanın işleri, biz şimdi gelelim bu dünya meselelerine..
Danıştay cinayeti gibi müessif hadiseler bize ispatlıyor ki, bir takım adamlar amaçları uğruna kendilerini ya da yakınlarını hapislere düşürüp harcayabiliyorlar. O halde neden binbir zahmetle ışık evleri denen evlere silah sokup yakalatmaya çalışsınlar ki, bulurlar 4 tane yiğit, kiralarlar bir daire, zulalarlar tabancaları mermileri odalarına, ağabeyleri de ihbar eder bu yiğitleri. Gözaltında paşa paşa verirler ifadelerini, bizler cemaatteniz, hocamıza yolumuza canımız kurban diye, çakarlar afilli imzalarını altına.. oldu bitti..
Bu kadar kolaydı 28 şubatta, şimdi ne kadar kolay bilemem.
Hocaefendi “gönüllüler hareketi” diyor, bazıları ise “ışık evleri”.. Bu evlerin bir listesi zannedersem yok. Mensuplarının bir üyelik kartları ya da en azından cemaatin bir üye listesi de yok. Tek tahmin ettiğim şey, en az bir 10 milyon duacısı var. Hatta “adım gibi” biliyorum ki cemaatten olmadığı halde, her gün Hocaefendi için “Allah’ım, benim ömrümden al onun ömrüne kat” diyen duacıları da var. Bu normal bir organizasyon olsa sempatizan derdim. Gönüllüler hareketi, adı üstünde bir organizasyon değil, bir reaksiyon hatta bir refleks. Türkiye halklarının dna’larına girmiş bir şuurlanma refleksi.
Bu reflekse düşmanlığın sebebi nedir?
Neden bazı organizasyonların varlık sebebi bu refleksin yok edilme çalışmasıdır, buna neden vakit ve performans harcar insanlar?
Tabi ki ilk tahminim bu düşmanlığın dış kaynaklı olmasıdır. Türk’e düşman, Türk’e ve Türk’ün töresine, karakterine, imanına ve cihan hakimiyeti mefkuresine tahammül edemeyen mihraklar bu refleksin önüne geçebilmek adına her türlü senaryoda baş aktör ya da figüran olmayı göze alırlar.
Benim asıl anlamadığım konu ise bu mihrakların içimizden de destekçilerinin çıkabiliyor olması.
Kalpler Allah’ın elindedir, kimseyi kimseye zorla sevdiremeyiz, kanunla da sevdirilemez insan, ama sevileni anlamaya ve tanımaya çalışmak toplumsal sorumluluk taşıyan mantıklı bir zihnin yapması gereken sosyal bir ödev değil midir?
Tarkan neden sevilir? Eminem neden sevilir? Papatya neden sevilir? İskender kebap neden sevilir? Demli çay hatta acı kahve neden sevilir?.. Her türlü sevginin bir izahı vardır. Mozart dinleyen adam Hande Yener’e sövüyorsa, bu Hande Yener’in ya da sevenlerinin problemi değildir. Ama tahammülsüzlük ve dolayısıyla hoşgörüsüzlük bir problemdir.
Bizler, her hangi bir cemaate mensup olmayan, uzaktan bakan, göbeğini kaşıyan, bidon kafalı ya da değil, beyaz ya da esmer, ortalama vatandaşlar, yıllarca Hocaefendi ve cemaatinden hoşlanmayan kodamanları izledik ve dinledik, ayrımcılığa ve baskılara şahit olduk. Haksızlığa uğrayanlara acıdık, zalimlere sövdük. Cemaatin ise her hangi bir intikamına şahit olmadık. Çok güçlü dediğiniz eğer buysa, bizler “çok güçlülerin güçlerini kullanma şevklerini iyi tanır ve biliriz”.
Lakin doğru söylüyorsunuz, bir “şey” eğer kalplere hükmedebiliyorsa, değmediğine bile kendini hissettirebiliyorsa, güçlüdür. O gücü sindirebilmek ise, sahibi olmaktan daha güçtür.
Vaktinizi harcadığınız şey bahçe hortumuyla bir volkanı söndürmeye çalışmak gibi sanki. Bir toplumun refleksini bir şahısta özelleştirip ona kin kusmak ve yok olmasına uğraşmak, bir adama “bir daha asla gözlerini kırpmayacaksın” demek gibi. Bu mümkün müdür? Bu dava bir garibin şahsi davası değil ki.. ama gariplerin davası, şüphesiz..
Hocaefendinin dünya tarihindeki varlığı, bir insanın ömrü boyunca yaptığı göz kıpmalarından yalnızca biri.. düşmanlık edenlerse bence göze düşmanlık ediyorlar.. Ne olurdu düşmanlık olmasa, ne olurdu herkes kendi vatanında yaşasa, ne olurdu atmosferi paylaşabildiğimiz gibi toprağı da paylaşabilseydik, suyu ve ekmeği de.. Ve ne olurdu insanlar gerçek vatanın toprağın üstü değil altı olduğunu idrak edebilselerdi.. Sidre-i münteha’dan başka hangi sınır baki kalacak. Kim var ki, ölüp gitmeyecek, yok olmayacak Allah’tan başka.. sahiden varlık bile tartışılıyorken, kim gerçekten var ki..
Ama boyumuzu aşmadan bu işi de ulemaya bırakalım, gelelim dünya meselelerine:
Aramızda okyanuslar var,
Okyanuslar bir damla gözyaşım kadar,
Ne gözlerim vasıtasız görmüştür yüzünü
Ne dudaklarında bir kez olsun işittim adımı
Aramızda okyanuslar var,
Okyanuslar bir damla gözyaşım kadar,
Mesafeler yanaklarımdan süzülür,
Dualarım bedenim olur, bir fatihayla inerim dizlerinin dibine..
Ne uzak vardır artık ne de zaman..
Her an benimlesindir, seninleyimdir her an..
sunusy
Wednesday, July 15, 2009
Seçimler Bitti, Kim Sevinsin?
Muazzam bir seçim atmosferinden sağ salim çıktık.
Hemen bir hatırlatma yapalım, renkli saman kağıdı, artı dandik bir metal “evet” kaşesi ve renkli zarflar.. İstediğiniz matbaada istediğiniz kadar yaptırıp, kaşeletip, çuvallara doldurarak sağa sola bırakabilirsiniz, neredeyse bedava maliyet.. dağıtacak minibüsün mazotundan daha ucuz..
Dörtbir yana cephane gömen, dağıtan uzman arkadaşlar iyi bilir..
Bu yüzdendir ki, pek de “halktan” olmayan, başörtülü sandık görevlisi istemeyen, son anda kimlik no şartı koyarak bizlere şaka yapan, şakacı YSK , bu tür çalıntı oy şakalarını pek ciddiye almıyor, sonuçta tutanaktaki oy ile sandıktan çıkan oy sayısı eşitse mesele yoktur..
CHP ortalığı manipule ederek, taraftarlarını sokaklara dökerek, seçim sonuçlanmadan “sonuç açıklayıp, zafer ilan ederek” ergenekon avukatlığından çok daha başka şeyler yapmaya çalışıyor, gözümüzden kaçmadı.
MHP lideri sessizlikle taraftarlarını sakinleştirerek puslu havanın dağılmasını bekliyor, takdir ve tebrikle izliyoruz.
Peki sonuçlar da belli olduğuna göre kim sevinsin?
Önce CHP sevinsin..
Zira müjde! Solda birlik sağlandı. Türkiye'de mevcudiyetini muhafaza eden %25 sosyal demokrat vardı, %23'ünün oylarını CHP aldı. Hiçbir somut projesi olmadan sadece AKP nefretiyle oy toplamasına bakacak olursak bu çok büyük bir başarıdır. Şu durumda CHP'nin başında Erbakan'da olsa bu oyu alır.. Hatta şöyle de denilebilir: AKP'nin başına Deniz Baykal'da geçse CHP'liler AKP'ye oy vermez..
MHP kesinlikle sevinsin..
Konjonktürde görülen manzara genel seçimlere kadar devam ederse (ki edeceğini sanmam) AKP'deki erime devam eder, AKP'den kaçan oylar MHP'ye gelir ve MHP AKP'yi zorlayan bir parti olarak ikinciliğe yükselir. Bazı bölgelerde umutsuz MHP seçmeni CHP'ye oy verdiğine göre MHP'nin oyu gözükenden zaten fazladır, tahminimce..
DTP sevinmesin.
Kimlik partisi olup da kimliğin sadece %30'unun oyunu alan bir partinin sevinmeye hakkı yok, İddia edilen Kürt nüfusa ve DTP'ye verilen oyların adedine bakarsak, Kürtlerin büyük çoğunluğu hala DTP'yi tercih etmiyor..
AK Parti de henüz sevinmesin..
Birinci çıktı, seçim galibi, oyları düştü, hala rakipsiz.. ama sevineceği seçim bu değil..
Recep Tayyip Erdoğan'ı plansız görmedik.. Yüzde yüz kazanacağı bölgelerde bize göre yanlış aday çıkararak kaybetti, ama “kaybetmek bir seçimse, buna yanlışlık diyemeyiz..” AKP oy oranını sanki kendi iradesiyle düşürdü gibi.. Genel seçimde oy partilere verileceği için bu oran daha da düşmez.. hatta artık kemikleşen tabloyu görmüş olduk diyebiliriz. Eğer bu seçim bir genel seçim olsaydı düşen grafik korkuturdu, fakat AKP bir nevi sigorta yaptırarak genel seçim öncesi, bu grafikle çıtasını %47'nin altına çekti, çok akıllıca..
Önümüzdeki 3 sene AKP, içeride değil dışarıda yaptıkları ile oy toplayacağı için muhalefetin zaten pek şansı yok. AKP'ye sadece kendi hataları oy kaybettirir. Erdoğan bu yüzden “Sen Türkiyesin, büyük düşün” sloganını icad ederek genel seçime hazırlık yapıyor.
Dış dünyada yükselen gurur ve biten krizin verdiği rahatlama oya tahvil edilecektir muhakkak. Bu 3 sene ülkemiz için diplomatik açıdan biraz riskli geçecek sanırım, bunun sinyallerini alıyoruz.
Zira artık AKP'nin başarısızlığı demek bir iktidar kaybı olmayacak sadece, ülke için de bir risk taşıyacak. Diplomasisi güçlü ülkelerde bir sorunun iki cevap seçeneği vardır: evet ya da hayır..
Dolayısıyla AKP'nin verdiği yanıtın aksine bir yanıtı verecek olan en güçlü parti tek başına ayakta kalacak ve ABD tarzı iki partili bir demokrasiye önümüzdeki 3 seneden sonra “kansız” bir şekilde geçmiş olacağız..
Bu tek muhalefet partisinin hangi parti olacağını henüz bilmiyorum (belki şu an mevcud değil) ama hangi partinin olmayacağını iyi biliyorum..
(genckalem.org'da yayınlandı)
Hemen bir hatırlatma yapalım, renkli saman kağıdı, artı dandik bir metal “evet” kaşesi ve renkli zarflar.. İstediğiniz matbaada istediğiniz kadar yaptırıp, kaşeletip, çuvallara doldurarak sağa sola bırakabilirsiniz, neredeyse bedava maliyet.. dağıtacak minibüsün mazotundan daha ucuz..
Dörtbir yana cephane gömen, dağıtan uzman arkadaşlar iyi bilir..
Bu yüzdendir ki, pek de “halktan” olmayan, başörtülü sandık görevlisi istemeyen, son anda kimlik no şartı koyarak bizlere şaka yapan, şakacı YSK , bu tür çalıntı oy şakalarını pek ciddiye almıyor, sonuçta tutanaktaki oy ile sandıktan çıkan oy sayısı eşitse mesele yoktur..
CHP ortalığı manipule ederek, taraftarlarını sokaklara dökerek, seçim sonuçlanmadan “sonuç açıklayıp, zafer ilan ederek” ergenekon avukatlığından çok daha başka şeyler yapmaya çalışıyor, gözümüzden kaçmadı.
MHP lideri sessizlikle taraftarlarını sakinleştirerek puslu havanın dağılmasını bekliyor, takdir ve tebrikle izliyoruz.
Peki sonuçlar da belli olduğuna göre kim sevinsin?
Önce CHP sevinsin..
Zira müjde! Solda birlik sağlandı. Türkiye'de mevcudiyetini muhafaza eden %25 sosyal demokrat vardı, %23'ünün oylarını CHP aldı. Hiçbir somut projesi olmadan sadece AKP nefretiyle oy toplamasına bakacak olursak bu çok büyük bir başarıdır. Şu durumda CHP'nin başında Erbakan'da olsa bu oyu alır.. Hatta şöyle de denilebilir: AKP'nin başına Deniz Baykal'da geçse CHP'liler AKP'ye oy vermez..
MHP kesinlikle sevinsin..
Konjonktürde görülen manzara genel seçimlere kadar devam ederse (ki edeceğini sanmam) AKP'deki erime devam eder, AKP'den kaçan oylar MHP'ye gelir ve MHP AKP'yi zorlayan bir parti olarak ikinciliğe yükselir. Bazı bölgelerde umutsuz MHP seçmeni CHP'ye oy verdiğine göre MHP'nin oyu gözükenden zaten fazladır, tahminimce..
DTP sevinmesin.
Kimlik partisi olup da kimliğin sadece %30'unun oyunu alan bir partinin sevinmeye hakkı yok, İddia edilen Kürt nüfusa ve DTP'ye verilen oyların adedine bakarsak, Kürtlerin büyük çoğunluğu hala DTP'yi tercih etmiyor..
AK Parti de henüz sevinmesin..
Birinci çıktı, seçim galibi, oyları düştü, hala rakipsiz.. ama sevineceği seçim bu değil..
Recep Tayyip Erdoğan'ı plansız görmedik.. Yüzde yüz kazanacağı bölgelerde bize göre yanlış aday çıkararak kaybetti, ama “kaybetmek bir seçimse, buna yanlışlık diyemeyiz..” AKP oy oranını sanki kendi iradesiyle düşürdü gibi.. Genel seçimde oy partilere verileceği için bu oran daha da düşmez.. hatta artık kemikleşen tabloyu görmüş olduk diyebiliriz. Eğer bu seçim bir genel seçim olsaydı düşen grafik korkuturdu, fakat AKP bir nevi sigorta yaptırarak genel seçim öncesi, bu grafikle çıtasını %47'nin altına çekti, çok akıllıca..
Önümüzdeki 3 sene AKP, içeride değil dışarıda yaptıkları ile oy toplayacağı için muhalefetin zaten pek şansı yok. AKP'ye sadece kendi hataları oy kaybettirir. Erdoğan bu yüzden “Sen Türkiyesin, büyük düşün” sloganını icad ederek genel seçime hazırlık yapıyor.
Dış dünyada yükselen gurur ve biten krizin verdiği rahatlama oya tahvil edilecektir muhakkak. Bu 3 sene ülkemiz için diplomatik açıdan biraz riskli geçecek sanırım, bunun sinyallerini alıyoruz.
Zira artık AKP'nin başarısızlığı demek bir iktidar kaybı olmayacak sadece, ülke için de bir risk taşıyacak. Diplomasisi güçlü ülkelerde bir sorunun iki cevap seçeneği vardır: evet ya da hayır..
Dolayısıyla AKP'nin verdiği yanıtın aksine bir yanıtı verecek olan en güçlü parti tek başına ayakta kalacak ve ABD tarzı iki partili bir demokrasiye önümüzdeki 3 seneden sonra “kansız” bir şekilde geçmiş olacağız..
Bu tek muhalefet partisinin hangi parti olacağını henüz bilmiyorum (belki şu an mevcud değil) ama hangi partinin olmayacağını iyi biliyorum..
(genckalem.org'da yayınlandı)
MPL TV Hakkında
MPL TV
Farklı bir televizyon yayıncılığı yapan bu kanalın sahibini çok merak ettim, araştırdım. İlk karşıma çıkan şey Mihr grubu oldu (alakasız olarak).
Hazzetmediğim bir grubun ismine bu kanalla rastlamak beni ürküttü diyebilirim, fakat acizane dikkatli bir izleyici olduğumdan pek inanmadım.
Ve neyse ki, bu grup ile olan bağlantısının sadece bir kuruntu olduğunu farkettim.
Bu TV kanalı televizyonumu kanalizasyon olmaktan kurtaran bir avuç kanaldan biri.. Bu kadar kolay kirletilmesine razı olamadım. Özellikle nurcu kardeşler pek bir amansızca saldırmışlar kanala, ama yanıldıklarını anlayınca umarım pişman olmuşlardır. İftira ile ibadet olmaz hele cihad hiç olmaz, hatırlatayım.
MPL TV'de yayınlanan herşeyi külliyen tasvip ettiğim söylenemez ama ufkumu genişlettiği ve bilgilendirdiği kesin. O yüzden başka bir kanal izlerken bile zaplama menziline aldığım bu kanala sık sık dönerim.
Herşeyden önce Turancı bir kanal olduğunu söyleyebilirim, akrabaların ayrı birer devlet olmaması gerektiğini savunuyor (benim gibi) ve Ümmet-i Muhammedin birlik olması gerektiğini öğütlüyor, katılmamak mümkün değil. Farklılıklarımızın bizi ayıran değil bilakis birleştiren ve renk katan bir unsur olduğunu çok güzel izah ediyor. Hatta bu farklılıklara yayınlanan programlarıyla dikkat çekiyor ve şaşırtıyor diyebilirim.
Evet, bence farklılıklarımız birleşmemizin mazeretleridir; aynı olan zaten birdir, bütündür, birleşmez..
Yine de bu kanalın bir futbol takımını tutarmışçasına fanatik olarak bir cemaate bağlı olan insanlara katabileceği çok fazla birşey yok.
Üzgünüm ama benim gördüğüm, bu kanal aptal insanları kaale almadan sadece zeki insanlarla ilgileniyor, "aptalları eğitecek bir kurum herhalde vardır" anlayışıyla sadece kapasitesi olan insanlara dönük yayın yapıyor (bu kadar net olduğum için gerçekten özür dilerim).
Sadece Fenerbahçe ya da Galatasaray fanatizmi yaparak "yok, aslında ben sadece futbolu sevdirmeye çalışıyordum" diyenlere inat, futbolu anlatıyor bu kanal sanki..
Zekiler anlamıştır ama anlayamayanlar için daha da net olalım, "cennete gitmek için benim cemaatime katılacaksınız, benden olmayan zelildir, benim kitabımı okumayan ahmaktır" demiyor bu kanal.
"Müslümanın tek bir kitabı, tek bir ümmeti vardır.. diğerleri renktir, elbisedir, hoşuna gideni giy.." diyor adeta. Ya da ben almak istediğim mesajı alıyorum.
MPL TV'ye varolduğu için teşekkür ediyorum umarım teknik kapasitelerini daha da arttırır daha estetik ve sanatsal olabilirler, çünkü beğendiğim bu kanalı başkaları da beğensin istiyorum.
Farklı bir televizyon yayıncılığı yapan bu kanalın sahibini çok merak ettim, araştırdım. İlk karşıma çıkan şey Mihr grubu oldu (alakasız olarak).
Hazzetmediğim bir grubun ismine bu kanalla rastlamak beni ürküttü diyebilirim, fakat acizane dikkatli bir izleyici olduğumdan pek inanmadım.
Ve neyse ki, bu grup ile olan bağlantısının sadece bir kuruntu olduğunu farkettim.
Bu TV kanalı televizyonumu kanalizasyon olmaktan kurtaran bir avuç kanaldan biri.. Bu kadar kolay kirletilmesine razı olamadım. Özellikle nurcu kardeşler pek bir amansızca saldırmışlar kanala, ama yanıldıklarını anlayınca umarım pişman olmuşlardır. İftira ile ibadet olmaz hele cihad hiç olmaz, hatırlatayım.
MPL TV'de yayınlanan herşeyi külliyen tasvip ettiğim söylenemez ama ufkumu genişlettiği ve bilgilendirdiği kesin. O yüzden başka bir kanal izlerken bile zaplama menziline aldığım bu kanala sık sık dönerim.
Herşeyden önce Turancı bir kanal olduğunu söyleyebilirim, akrabaların ayrı birer devlet olmaması gerektiğini savunuyor (benim gibi) ve Ümmet-i Muhammedin birlik olması gerektiğini öğütlüyor, katılmamak mümkün değil. Farklılıklarımızın bizi ayıran değil bilakis birleştiren ve renk katan bir unsur olduğunu çok güzel izah ediyor. Hatta bu farklılıklara yayınlanan programlarıyla dikkat çekiyor ve şaşırtıyor diyebilirim.
Evet, bence farklılıklarımız birleşmemizin mazeretleridir; aynı olan zaten birdir, bütündür, birleşmez..
Yine de bu kanalın bir futbol takımını tutarmışçasına fanatik olarak bir cemaate bağlı olan insanlara katabileceği çok fazla birşey yok.
Üzgünüm ama benim gördüğüm, bu kanal aptal insanları kaale almadan sadece zeki insanlarla ilgileniyor, "aptalları eğitecek bir kurum herhalde vardır" anlayışıyla sadece kapasitesi olan insanlara dönük yayın yapıyor (bu kadar net olduğum için gerçekten özür dilerim).
Sadece Fenerbahçe ya da Galatasaray fanatizmi yaparak "yok, aslında ben sadece futbolu sevdirmeye çalışıyordum" diyenlere inat, futbolu anlatıyor bu kanal sanki..
Zekiler anlamıştır ama anlayamayanlar için daha da net olalım, "cennete gitmek için benim cemaatime katılacaksınız, benden olmayan zelildir, benim kitabımı okumayan ahmaktır" demiyor bu kanal.
"Müslümanın tek bir kitabı, tek bir ümmeti vardır.. diğerleri renktir, elbisedir, hoşuna gideni giy.." diyor adeta. Ya da ben almak istediğim mesajı alıyorum.
MPL TV'ye varolduğu için teşekkür ediyorum umarım teknik kapasitelerini daha da arttırır daha estetik ve sanatsal olabilirler, çünkü beğendiğim bu kanalı başkaları da beğensin istiyorum.
anti-modernist
Çok fazla alıcısı olan şeyleri satmıyorum..
yokluk, fakirlik, acziyet satıyorum..
alacak mısın?
Bir kalp dolusu aşka sırılsıklam fakirlik satıyorum.
İmkanın yeter mi sattıklarımı almaya?
İnsan öleceğini biliyorsa neden oyalanır? Neyin felsefesini yapar ne sebeple.. Hangi buluş faydalı olmuş insanoğluna bugüne kadar?
Elektirik faydalıdır çünkü her tamir elektirikle olur, iyi de her arızanın kaynağı da elektirik değil midir?
Kimya faydalıdır zira ilaç yaparsın, o ilaçlar güçlendirmedi mi mikrobu?
Belki de insanoğlunun en zararlı keşfi şeker olmuştur. Bütün hastalıkların kaynağı..
Ateşi bularak ısındılar ve sonra birbirlerinin evlerini yaktılar..
Maden devrine, tekerin icadına, hatta yazının icadına inanmıyorum.. herşey seni bekliyordu bir kudretle. Yoksa sen başakları taşa sürtüp çıkan tozu kepeğinden ayırıp su ve tuzla ekmek yapmayı akıl edemezdin..
Eğer biz mağara adamı olsaydık, anlardık evreni, tabiatı, Yaratıcı'yı..
Hayır, sanat eserine sanatçı diyenlerden değilim..
Şüphesiz ki sanatçı eserinden başkadır.
Eğer buzdolabımız olmasaydı yiyecek biriktirmez ve 2 sene sonra ekonomimiz resesyona girecek endişesiyle başka ülkelere saldırmazdık..
Eğer ipek olmasaydı zengini fakirden nasıl ayıracaktın?
Kaz tüyü yataklarda uyumuş adam, hasırda uyuklayana göre daha mı şanslıdır?
Kime ve neye göre?
Terleyen mi şanslıdır üşüyen mi?
Karnı tok bir adamı hangi sofrada mutlu edebilirsin?
Hararet kaç kilo altınla geçer?
Ya da bir bardak suyun değeri nedir?
Hepimiz kandırıldık, birbirimizi kandırdık, ellerimize ve ceplerimize kağıt parçalarını doldurup "hakkın" dediler. Hakkımız olmayana talip olmağa güdüldük çoğu zaman.
Borsalar kurduk,
sınırlar çizdik,
bayraklar diktik.
Ve hatta marşlar söyledik.
Delirmemek için tut şunun bir ucundan dediler.
Milyarlarca insan yanılıyor olamazmış!
Milyarlarca insan yalan söylüyor..
Güç dediğin, dirençtir. Yalana direnme gücüdür. Farkettiğin acziyette bu var.
Seni yaradanın aşkına,
Eğer biriktirmişsen o aşkı, hissediyorsan içinde.. talipsin sattığıma
Fakirlik, perişanlık, acziyet satıyorum..
O aşkı hisseden acziyetinden başka ne görebilir..
Yer yüzünde 2 devlet ve 2 millet vardır. İyiler zaferin peşinden koşamazlar, zira onlar garip olarak döneceklerdir.
Ve galiptir bu yolda mağlub olan
sunusy
yokluk, fakirlik, acziyet satıyorum..
alacak mısın?
Bir kalp dolusu aşka sırılsıklam fakirlik satıyorum.
İmkanın yeter mi sattıklarımı almaya?
İnsan öleceğini biliyorsa neden oyalanır? Neyin felsefesini yapar ne sebeple.. Hangi buluş faydalı olmuş insanoğluna bugüne kadar?
Elektirik faydalıdır çünkü her tamir elektirikle olur, iyi de her arızanın kaynağı da elektirik değil midir?
Kimya faydalıdır zira ilaç yaparsın, o ilaçlar güçlendirmedi mi mikrobu?
Belki de insanoğlunun en zararlı keşfi şeker olmuştur. Bütün hastalıkların kaynağı..
Ateşi bularak ısındılar ve sonra birbirlerinin evlerini yaktılar..
Maden devrine, tekerin icadına, hatta yazının icadına inanmıyorum.. herşey seni bekliyordu bir kudretle. Yoksa sen başakları taşa sürtüp çıkan tozu kepeğinden ayırıp su ve tuzla ekmek yapmayı akıl edemezdin..
Eğer biz mağara adamı olsaydık, anlardık evreni, tabiatı, Yaratıcı'yı..
Hayır, sanat eserine sanatçı diyenlerden değilim..
Şüphesiz ki sanatçı eserinden başkadır.
Eğer buzdolabımız olmasaydı yiyecek biriktirmez ve 2 sene sonra ekonomimiz resesyona girecek endişesiyle başka ülkelere saldırmazdık..
Eğer ipek olmasaydı zengini fakirden nasıl ayıracaktın?
Kaz tüyü yataklarda uyumuş adam, hasırda uyuklayana göre daha mı şanslıdır?
Kime ve neye göre?
Terleyen mi şanslıdır üşüyen mi?
Karnı tok bir adamı hangi sofrada mutlu edebilirsin?
Hararet kaç kilo altınla geçer?
Ya da bir bardak suyun değeri nedir?
Hepimiz kandırıldık, birbirimizi kandırdık, ellerimize ve ceplerimize kağıt parçalarını doldurup "hakkın" dediler. Hakkımız olmayana talip olmağa güdüldük çoğu zaman.
Borsalar kurduk,
sınırlar çizdik,
bayraklar diktik.
Ve hatta marşlar söyledik.
Delirmemek için tut şunun bir ucundan dediler.
Milyarlarca insan yanılıyor olamazmış!
Milyarlarca insan yalan söylüyor..
Güç dediğin, dirençtir. Yalana direnme gücüdür. Farkettiğin acziyette bu var.
Seni yaradanın aşkına,
Eğer biriktirmişsen o aşkı, hissediyorsan içinde.. talipsin sattığıma
Fakirlik, perişanlık, acziyet satıyorum..
O aşkı hisseden acziyetinden başka ne görebilir..
Yer yüzünde 2 devlet ve 2 millet vardır. İyiler zaferin peşinden koşamazlar, zira onlar garip olarak döneceklerdir.
Ve galiptir bu yolda mağlub olan
sunusy
Başbakan Gürledi, Ne oldu? Ne olur?
Başbakan Gürledi, Ne oldu? Ne olur?
Canlı yayında Başbakan R. Tayyip Erdoğan'ın ilk konuşmasını izlerken gözüm televizyonun ekranındaki “canlı” ibaresine takıldı. “Acaba hakikaten canlı mı?” diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Zira Başbakan konuşmasında oldukça samimi bir üslupla İsrail'i dünyaya şikayet ediyordu. Duyduklarım beni bir “taraftar” olarak biraz fazla memnun etmişti ki kaygılanmaktan kendimi alamamış ve “Vay canına, canlı yayında resmen sırları deşifre ederek gerçekte İsrail'in ne olduğunu dünyaya deşifre ediyor" diye düşünmüştüm. Öyle ya, her Türk politikacı İsrail'in ne olduğunu kapalı kapılar ardında bilir ve konuşur ama bunu kapısız bir yerde ifşa edemezdi.
Simon Peres, malum bir konuşmayı cesur bir üslupla yaparken de hayıflandım ve not alan Başbakan Erdoğan'a bakarak “keşke not aldığı şeylerin cevaplarını verebilse” dedim.
“One minute” çıkışını duyduğumda irkildim. Moderatörün izin vermeyişine “Olmaz, one minute” diyerek elini kaldırışını ve sararmış yüzünü gördüğümde koltuğumdan heyecanla ayağa fırladım. Gerisini gözlerimde yaş, yüzümde kontrolsüz bir tebessümle, kalbim şakaklarımda çarparken, ayakta izledim.
Tekrar tekrar izledim.
“Benden yaşlısın.. Sesin çok yüksek çıkıyor” şeklinde Başbakanın Türkçe 2. tekil şahıs hitabına maruz kalan İsrail Cumhurbaşkanı'nın bir eli dizinde diğer eliyle kulaklığını bastırmaya çalışırken mimiklerini takip ederek kendisiyle empati kurmaya çalıştım. Acaba neler hissediyordu Cumhurbaşkanı?
Tekrar tekrar izledim.
Salondaki izleyicin alkışlı reaksiyonuna büyük bir telaşla katılıp panik halinde Başbakan Erdoğan'ı alkışlayan Amr Musa'ya takıldı gözlerim. Başbakan salonu terk ederken Arap Ligi Genel Sekreteri önün kesip sarılmak istedi ve Başbakan sadece elini sıkmak ve uzak durmakla yetindi, hızını bile kesmeyip yoluna devam etti. Sonra dosyasını alan Amr Musa, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin koltuğa pat pat vurarak yerini göstermesi ile oturuverdi. Sanki Genel sekreter şöyle demişti “fiyt fiyt.. Amr, gel oğlum.. Amr.. gel.. gel oğlum.. otur.. otur oğlum yerine.. Amr gel!”
Umurumda değildi. Normal şartlar altında Amr'ın durumuna üzülürdüm belki ama artık şartlar normal değil. Saflar çoktan ayrılmıştı. İsrail'in kara harekatından önceki hava taarruzundan beri saflar belli ve net artık..
O muhteşem geceden sonra ne oldu peki?
Peres Erdoğan'ı arayarak özür diledi. Erdoğan'ın ilk konuşmasındaki doğrular güme gitti. Norveç işçi partisi, Peres'in nobel barış ödülünü iade etmesi gerektiğini deklare etti. İran Nobel'e Erdoğan'ı aday gösterdi. 1 buçuk milyar müslüman Galatasaray'ın UEFA kupasını almasından sonra ilk defa onore olduğunu hissetti (acı, alakasız, ama gerçek). Türkiye'nin milyonlarca dolarlık bir lansmanı gerçekleşti. Ve belki biraz turist kaybetmişizdir!..
Ya olmayanlar? Neler olmadı neler!..
Mesela hiçbir arap devletinden resmi olarak en ufak bir tepki ya da destek gelmedi. Çıkan toz duman yatışınca, o lafları söyleyen Erdoğan'ın hala çarpılmadığını gören o malum çevre kesin olumlu tepkiler vereceklerdir. (Bugün duyduk ki S.Arabistan Kralı ilk defa bir konuğu için sarayından çıkmış ve Türkiye Cumhurbaşkanını Riyad'a inen uçağının merdivenlerinde karşılamış).
Gazze'de, Ürdün'de, İran'da, Suriye'de ve Yemen'de insanlar sokaklara dökülüp Erdoğan posterleri ve Türk bayrakları ile gösteriler yaptılar. Diğer müslüman kardeşler yutkunarak seyrettiler. Hatta belki de faşist Arap ülkelerinde yaşayan kardeşler bu olayları seyredemediler de..
Peki şimdi ne olur?
Türkiye Cumhurbaşkanı Gazze'nin tapularını İngiltere'ye doğru sallayarak “Aslında bu bombalanan yerlerin tapuları bizde” diyordu, İngiliz sömürge bakanlığına açılan geçmiş davaları kastederek... Türkiye Cumhurbaşkanı boş konuşmaz, elbette önemli bir ifade yatıyor burada. Birgün Gazze'ye Türk bayrağı çekilir de Halid Meşal Ak Parti Gazze Belediye Başkanı olursa hiç şaşırmayın. (zira Gazze'den CHP'ye oy çıkmaz).
Ergenekon destekçilerinin ifadeleri ile İsrailli idarecilerin açıklamaları arasında da bir benzerliğe rastladım, Ergenekon destekçileri “orduyu yıpratmayın” diye yırtınırken, israilliler de Hamas bize saldırıp barışı bozdu diyorlar. Benzerlik şurada:
Aslında Türkiye'de ordu çoktan yıpratılmış ve şimdi orduyu yıpratan ayrık otları temizlenerek ordu güçlendiriliyor ama nedense manzarayı tasvir edenler milleti beyinsiz zannettikleri için sanki ordu yıpratılıyor gibi bir izlenim oluşturmaya çalışıyorlar. Taktiktir, uygulanır gayet normal..
İsrail'de, daha doğrusu Filistin'de de aynı durum söz konusu. Sanki Hamas “Araplara rahat battığı için” durup dururken kurulmuş, Terörist İsrail devleti Filistin'i işgal edip işgal ettiği yerlere yahudi yerleşimcileri yerleştirip asıl sivillerin arkasına saklanan kendileri oldukları halde, kendi topraklarını korumak için silahlı direniş gösteren ve %75'lik oy gücüyle filistin halkının tek meşru temsilcisi olan mukavement gücü HAMAS'a “saldırgan, barış bozucu” diyorlar ve dünya da bunu yiyiyor. Sözde iki soba borusu kimseye zarar veremeden tarlalara düştüğü için 479'u çocuk yaklaşık 1500 insanı öldürüp barış tesis etmeye çalışıyorlar.
Ayıp ayıp, ABD. bile hiç değilse ikiz kulelerini yıkıp, 2000 vatandaşını öldürüp adam gibi bir mazeret imal ederek daldı Irak petrollerine. İsrail'in o kadarcık bile saygısı yok kamuyoyuna, onu da yapmıyorlar. Direk Gazze'yi bombalayarak nüfus yoğunluğunu “aslında öldürerek değil” ülkeden kaçırtarak düşürmeye çalışıyorlar. Zaten bu yüzden İsrailliler bombaladıkları yerde oturan sivillere önceden SMS atıyorlarmış, sanki Hamas o kısa mesajları okuyup da kaçmayacak. Amaç kamuoyunu keriz yerine koymak değil tabi, o kerizlik kamuoyunda baki. Tıpkı Hitlerin musevi Hazar Türklerini ve Çingeneleri öldürerek yahudileri korkutup Kudüs çevresinde toplanmaya zorlamaları gibi (Hitler ve Stalin olmasaydı İsrail kurulabilir miydi?). İsrailliler de derslerini iyi çalışmışlar anlaşılan, bölgeyi boşalttırıp dozerlere gerek olmadan dümdüz ediyorlar.
Bütün bu olan bitenler yukarıda değindiğimiz safların netleşmesi konusunda oldukça yardımcı oldu, hem içeride hem dışarıda.
Arap liderlerinin sözde ilgisizliği yanında Doğan medyasının hızla su alan amiral gemisinin yazarlarının tutumu da oldukça dikkat çekici oldu. Doğan medyasının televizyonu Erdoğan Peres'i aradı” diyerek yalanlarla aslında temennisini dile getirirken, ben başka kanallardan Peres'in arayıp özür dilediğini işitiyordum mesela. Bazı çatallaşmalar gözükse de manşetlere yansıyan ezici çoğunluğun fikirleri de bu temennilerdi ve bir kez daha Türkiye'ye karşı İsrail tercih edilmişti. Zira onlar kendi ülkelerinin güçsüzlüğüyle övünüp İsrail'e ve Batıya yaranmayı görev addederler. Neyse.. Sürprize bakın ki üst üste yaptıkları bütün tercihleri yanlış çıktığı gibi bu da yanlış çıkacak; çünkü, müthiş bir ekonomik krizle boğuşan dünyanın sözde medeni ülkelerine göre Türkiye artık çok daha güçlü..
CHP'ye gelince, kurmayları olayın hemen akabinde tek ağızdan Erdoğan'a saldırmalarına rağmen, kamuoyunu iyi etüd eden liderleri Baykal, Erdoğan'a destek çıktı. Tabi çarşaf açılımı gibi bu da eğreti durdu ve hiç samimi gözükmüyor.
Siyasetçi yaptığı her şeyi bir anlamda oy için yapar, mesleği bunu gerektirir. Baykal'da Başbakan'a “bunu iç seçim malzemesi yapma” diye uyarıda bulunarak bir anlamda kendisi bu olayı iç seçim malzemesi yapmıştır, bu da ayrı tartışılması gereken bir konu.
Başbakan Erdoğan Ak Partiden taşarak Türkiye'ye, buradan da taşarak dünyaya açıldı. Bu çıkışı kendisine dünya liderliğine oynama fırsatı verdi. Korkanlar var, doğrudur belki korkmak da gerekir; cesaret çoğu zaman cehaletten gelir, ama gördüğümüz kadarıyla Amerika'nın Irak'a demokrasi getirme denemesi başarısız oldu, şimdi sıra Türkiye'de, durum ve koşullar bu denemeye oldukça müsait. Türkiye bölgeye demokrasi getirirse bu durum faşist Arap Devletlerinin sonu İslami bir bilinçlenme ve yükselişin de başlangıcı olur.
İsrail ile ilişkilerimiz bozulsun diye uman, ya da bozulmasından endişe edenlere de cevap verelim: Türkiye İsrail ilişkileri asla bozulmaz. Hatta müslümanlarla yahudilerin arasında da İsrail'in terörizminden önce bir sorun yoktu. Asıl sorun tarih boyu Hıristiyanlar ile Yahudiler arasında olmuştu ve her defasında ezilen, öldürülen yahudilerin imdadına Müslümanlar yetişmişti. Yakın tarihte de bu durumu unutmuş gözüken yahudi idareciler kısa zamanda gerçeği kavrayabilirlerse sorunlar da kendiliğinden çözülür. Kısa vadede bozulan bir Türkiye İsrail ilişkisi sadece yahudilere zarar verir. İptal edilecek olan anlaşmalar ve işbirliği savaş ekonomisi ve tarım dahil İsrail'i zarara sokar. “Akıllı bir İsrail Cumhurbaşkanı Türkiye'ye karşı her zaman özür diler pozisyonda olur”. Özür dilemekten imtina eden İsrail'e ise ancak Türkiye'nin Türk gözüken sinsi medyası ve küçük bir takım siyasi muhalefeti yardımcı olabilir. Ergenekon çetesi ve tetikçileri de içeride ya da en azından fazla gündemde olduğuna göre Türkiye'nin gerçek hizmetkarlarının ve dolayısıyla Türk devletinin önü açıktır.
Sunusi Fazıl ONAY
02 02 2009
Canlı yayında Başbakan R. Tayyip Erdoğan'ın ilk konuşmasını izlerken gözüm televizyonun ekranındaki “canlı” ibaresine takıldı. “Acaba hakikaten canlı mı?” diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Zira Başbakan konuşmasında oldukça samimi bir üslupla İsrail'i dünyaya şikayet ediyordu. Duyduklarım beni bir “taraftar” olarak biraz fazla memnun etmişti ki kaygılanmaktan kendimi alamamış ve “Vay canına, canlı yayında resmen sırları deşifre ederek gerçekte İsrail'in ne olduğunu dünyaya deşifre ediyor" diye düşünmüştüm. Öyle ya, her Türk politikacı İsrail'in ne olduğunu kapalı kapılar ardında bilir ve konuşur ama bunu kapısız bir yerde ifşa edemezdi.
Simon Peres, malum bir konuşmayı cesur bir üslupla yaparken de hayıflandım ve not alan Başbakan Erdoğan'a bakarak “keşke not aldığı şeylerin cevaplarını verebilse” dedim.
“One minute” çıkışını duyduğumda irkildim. Moderatörün izin vermeyişine “Olmaz, one minute” diyerek elini kaldırışını ve sararmış yüzünü gördüğümde koltuğumdan heyecanla ayağa fırladım. Gerisini gözlerimde yaş, yüzümde kontrolsüz bir tebessümle, kalbim şakaklarımda çarparken, ayakta izledim.
Tekrar tekrar izledim.
“Benden yaşlısın.. Sesin çok yüksek çıkıyor” şeklinde Başbakanın Türkçe 2. tekil şahıs hitabına maruz kalan İsrail Cumhurbaşkanı'nın bir eli dizinde diğer eliyle kulaklığını bastırmaya çalışırken mimiklerini takip ederek kendisiyle empati kurmaya çalıştım. Acaba neler hissediyordu Cumhurbaşkanı?
Tekrar tekrar izledim.
Salondaki izleyicin alkışlı reaksiyonuna büyük bir telaşla katılıp panik halinde Başbakan Erdoğan'ı alkışlayan Amr Musa'ya takıldı gözlerim. Başbakan salonu terk ederken Arap Ligi Genel Sekreteri önün kesip sarılmak istedi ve Başbakan sadece elini sıkmak ve uzak durmakla yetindi, hızını bile kesmeyip yoluna devam etti. Sonra dosyasını alan Amr Musa, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin koltuğa pat pat vurarak yerini göstermesi ile oturuverdi. Sanki Genel sekreter şöyle demişti “fiyt fiyt.. Amr, gel oğlum.. Amr.. gel.. gel oğlum.. otur.. otur oğlum yerine.. Amr gel!”
Umurumda değildi. Normal şartlar altında Amr'ın durumuna üzülürdüm belki ama artık şartlar normal değil. Saflar çoktan ayrılmıştı. İsrail'in kara harekatından önceki hava taarruzundan beri saflar belli ve net artık..
O muhteşem geceden sonra ne oldu peki?
Peres Erdoğan'ı arayarak özür diledi. Erdoğan'ın ilk konuşmasındaki doğrular güme gitti. Norveç işçi partisi, Peres'in nobel barış ödülünü iade etmesi gerektiğini deklare etti. İran Nobel'e Erdoğan'ı aday gösterdi. 1 buçuk milyar müslüman Galatasaray'ın UEFA kupasını almasından sonra ilk defa onore olduğunu hissetti (acı, alakasız, ama gerçek). Türkiye'nin milyonlarca dolarlık bir lansmanı gerçekleşti. Ve belki biraz turist kaybetmişizdir!..
Ya olmayanlar? Neler olmadı neler!..
Mesela hiçbir arap devletinden resmi olarak en ufak bir tepki ya da destek gelmedi. Çıkan toz duman yatışınca, o lafları söyleyen Erdoğan'ın hala çarpılmadığını gören o malum çevre kesin olumlu tepkiler vereceklerdir. (Bugün duyduk ki S.Arabistan Kralı ilk defa bir konuğu için sarayından çıkmış ve Türkiye Cumhurbaşkanını Riyad'a inen uçağının merdivenlerinde karşılamış).
Gazze'de, Ürdün'de, İran'da, Suriye'de ve Yemen'de insanlar sokaklara dökülüp Erdoğan posterleri ve Türk bayrakları ile gösteriler yaptılar. Diğer müslüman kardeşler yutkunarak seyrettiler. Hatta belki de faşist Arap ülkelerinde yaşayan kardeşler bu olayları seyredemediler de..
Peki şimdi ne olur?
Türkiye Cumhurbaşkanı Gazze'nin tapularını İngiltere'ye doğru sallayarak “Aslında bu bombalanan yerlerin tapuları bizde” diyordu, İngiliz sömürge bakanlığına açılan geçmiş davaları kastederek... Türkiye Cumhurbaşkanı boş konuşmaz, elbette önemli bir ifade yatıyor burada. Birgün Gazze'ye Türk bayrağı çekilir de Halid Meşal Ak Parti Gazze Belediye Başkanı olursa hiç şaşırmayın. (zira Gazze'den CHP'ye oy çıkmaz).
Ergenekon destekçilerinin ifadeleri ile İsrailli idarecilerin açıklamaları arasında da bir benzerliğe rastladım, Ergenekon destekçileri “orduyu yıpratmayın” diye yırtınırken, israilliler de Hamas bize saldırıp barışı bozdu diyorlar. Benzerlik şurada:
Aslında Türkiye'de ordu çoktan yıpratılmış ve şimdi orduyu yıpratan ayrık otları temizlenerek ordu güçlendiriliyor ama nedense manzarayı tasvir edenler milleti beyinsiz zannettikleri için sanki ordu yıpratılıyor gibi bir izlenim oluşturmaya çalışıyorlar. Taktiktir, uygulanır gayet normal..
İsrail'de, daha doğrusu Filistin'de de aynı durum söz konusu. Sanki Hamas “Araplara rahat battığı için” durup dururken kurulmuş, Terörist İsrail devleti Filistin'i işgal edip işgal ettiği yerlere yahudi yerleşimcileri yerleştirip asıl sivillerin arkasına saklanan kendileri oldukları halde, kendi topraklarını korumak için silahlı direniş gösteren ve %75'lik oy gücüyle filistin halkının tek meşru temsilcisi olan mukavement gücü HAMAS'a “saldırgan, barış bozucu” diyorlar ve dünya da bunu yiyiyor. Sözde iki soba borusu kimseye zarar veremeden tarlalara düştüğü için 479'u çocuk yaklaşık 1500 insanı öldürüp barış tesis etmeye çalışıyorlar.
Ayıp ayıp, ABD. bile hiç değilse ikiz kulelerini yıkıp, 2000 vatandaşını öldürüp adam gibi bir mazeret imal ederek daldı Irak petrollerine. İsrail'in o kadarcık bile saygısı yok kamuyoyuna, onu da yapmıyorlar. Direk Gazze'yi bombalayarak nüfus yoğunluğunu “aslında öldürerek değil” ülkeden kaçırtarak düşürmeye çalışıyorlar. Zaten bu yüzden İsrailliler bombaladıkları yerde oturan sivillere önceden SMS atıyorlarmış, sanki Hamas o kısa mesajları okuyup da kaçmayacak. Amaç kamuoyunu keriz yerine koymak değil tabi, o kerizlik kamuoyunda baki. Tıpkı Hitlerin musevi Hazar Türklerini ve Çingeneleri öldürerek yahudileri korkutup Kudüs çevresinde toplanmaya zorlamaları gibi (Hitler ve Stalin olmasaydı İsrail kurulabilir miydi?). İsrailliler de derslerini iyi çalışmışlar anlaşılan, bölgeyi boşalttırıp dozerlere gerek olmadan dümdüz ediyorlar.
Bütün bu olan bitenler yukarıda değindiğimiz safların netleşmesi konusunda oldukça yardımcı oldu, hem içeride hem dışarıda.
Arap liderlerinin sözde ilgisizliği yanında Doğan medyasının hızla su alan amiral gemisinin yazarlarının tutumu da oldukça dikkat çekici oldu. Doğan medyasının televizyonu Erdoğan Peres'i aradı” diyerek yalanlarla aslında temennisini dile getirirken, ben başka kanallardan Peres'in arayıp özür dilediğini işitiyordum mesela. Bazı çatallaşmalar gözükse de manşetlere yansıyan ezici çoğunluğun fikirleri de bu temennilerdi ve bir kez daha Türkiye'ye karşı İsrail tercih edilmişti. Zira onlar kendi ülkelerinin güçsüzlüğüyle övünüp İsrail'e ve Batıya yaranmayı görev addederler. Neyse.. Sürprize bakın ki üst üste yaptıkları bütün tercihleri yanlış çıktığı gibi bu da yanlış çıkacak; çünkü, müthiş bir ekonomik krizle boğuşan dünyanın sözde medeni ülkelerine göre Türkiye artık çok daha güçlü..
CHP'ye gelince, kurmayları olayın hemen akabinde tek ağızdan Erdoğan'a saldırmalarına rağmen, kamuoyunu iyi etüd eden liderleri Baykal, Erdoğan'a destek çıktı. Tabi çarşaf açılımı gibi bu da eğreti durdu ve hiç samimi gözükmüyor.
Siyasetçi yaptığı her şeyi bir anlamda oy için yapar, mesleği bunu gerektirir. Baykal'da Başbakan'a “bunu iç seçim malzemesi yapma” diye uyarıda bulunarak bir anlamda kendisi bu olayı iç seçim malzemesi yapmıştır, bu da ayrı tartışılması gereken bir konu.
Başbakan Erdoğan Ak Partiden taşarak Türkiye'ye, buradan da taşarak dünyaya açıldı. Bu çıkışı kendisine dünya liderliğine oynama fırsatı verdi. Korkanlar var, doğrudur belki korkmak da gerekir; cesaret çoğu zaman cehaletten gelir, ama gördüğümüz kadarıyla Amerika'nın Irak'a demokrasi getirme denemesi başarısız oldu, şimdi sıra Türkiye'de, durum ve koşullar bu denemeye oldukça müsait. Türkiye bölgeye demokrasi getirirse bu durum faşist Arap Devletlerinin sonu İslami bir bilinçlenme ve yükselişin de başlangıcı olur.
İsrail ile ilişkilerimiz bozulsun diye uman, ya da bozulmasından endişe edenlere de cevap verelim: Türkiye İsrail ilişkileri asla bozulmaz. Hatta müslümanlarla yahudilerin arasında da İsrail'in terörizminden önce bir sorun yoktu. Asıl sorun tarih boyu Hıristiyanlar ile Yahudiler arasında olmuştu ve her defasında ezilen, öldürülen yahudilerin imdadına Müslümanlar yetişmişti. Yakın tarihte de bu durumu unutmuş gözüken yahudi idareciler kısa zamanda gerçeği kavrayabilirlerse sorunlar da kendiliğinden çözülür. Kısa vadede bozulan bir Türkiye İsrail ilişkisi sadece yahudilere zarar verir. İptal edilecek olan anlaşmalar ve işbirliği savaş ekonomisi ve tarım dahil İsrail'i zarara sokar. “Akıllı bir İsrail Cumhurbaşkanı Türkiye'ye karşı her zaman özür diler pozisyonda olur”. Özür dilemekten imtina eden İsrail'e ise ancak Türkiye'nin Türk gözüken sinsi medyası ve küçük bir takım siyasi muhalefeti yardımcı olabilir. Ergenekon çetesi ve tetikçileri de içeride ya da en azından fazla gündemde olduğuna göre Türkiye'nin gerçek hizmetkarlarının ve dolayısıyla Türk devletinin önü açıktır.
Sunusi Fazıl ONAY
02 02 2009
Labels:
israil,
perez,
tayyip erdoğan,
türkiye
Monday, February 16, 2009
Uyuyan İdeoloji
Ben bir uyuyan ideoloji taraftarıyım.
Kavgalı olduğum kişiler bu ülkede yaşamıyorlar. Bu ülkede benimle kavgalı olduğunu zannedenlere ise sadece sitemim var.
Benim ideolojimin ideologları bu dünyada yaşamıyorlar çoğu zaman.. Yaşayanları ise ideolog olduklarının farkında değiller.
Ben milyonlarca idealistinden biriyim bu ideolojinin. Öyle ki, ne ben diğer idealistlerini tanırım, ne de onların benden haberleri var.
Bana takılan etiketler yük olur bana, söker atarım.. Kimlik icad ederler, kalıbımı çıkarmak isterler, sığmam kırarım.
Mehmet Akif'in Asımıyım ben, Necip Fazıl'ın sürünen Sakaryası, Osman Yüksel'in serden geçen öfkesiyim.. Ziya Paşa'nın dizinin dibine çömelmiş nasihatlerini dinleyenim..En kaprisli aşkların maşukuyum belki Nihal Atsız'ın betimlediği.. Arif Nihat bana yazar, Yavuz Bülent bana anlatır..Ve beni Fethullah Gülen ağlatır..
Hasan el Benna özlemiş beni, Muhammed İkbal çok dargın bana, Elçibey'in son nefesinde hasretindeydim, İzzetbegoviç'in umudundaydım..
Ben Dudayev'in uzak yeğeniydim bir zamanlar ve Ahmed Yasin'in çaresizce çağırdığı oldum Gazze'de..
Ben şimdi söyleyeyim size kim olduğumu:
“Yaşımızı hatırlamayacak kadar yaşlıyız..
Çok eski ve tanıdık bir sonbahar gecesi,
Dondurucu rüzgarda birbirini takip ederek yürümeye çalışanVahşi atların binicileriyiz..
Kurutulmuş etin ve soğuk soğuk terleyen atlarımızın kokusunun mest ettiği kurtların gözleri uzaklardan parlıyor üzerimize..
Ay daha ikiye ayrılmamış..
Bozkır masmavi uzanıyor altımızda..
Atalarımızı tanıyan ulu ağaçların başladığı yerden parlayan kayalara kadar..
Belli belirsiz bir ateş güreşiyor rüzgarla, beyaz atın huysuzlandığı yerde..
Bir kam yasak marşlar çalıyor kopuzuyla, yere nal izleri çiziyor..
Çok değil, bir kaç asır sonra, bir kaç atlı geçecek buradan, biz değiliz hiçbiri..
Sarayda bir ihtilal yapılacak ve Serenge'ye akacak kanlar..
Tutsak doğmamış olanlar hikayeler anlatacak, dinleyenler ümitlenecek.
Gülmeyi unutmuşlar hüzünlenecek yine..
Bir kaç asır sonra terkimizde bir kitap olacak, kulaklarımızda eski hikayeler..
Şadlar teginler secde edecekler güney batıya..
Bir akşam üzeri Tuğ kaldırılacak kızıl güneşe doğru..
Millet ata binecek, yeni yurtlara..
Kıldan çizmeleri ile dağlar aşacak, kumsallarda gezecekler..
Aynı soydan olmadıklarıyla, aynı dili konuşmadıklarıyla anda olacaklar..
Küstah bir haç kırılacak sinelerinde..
Milyonlarca beden dolusu kanla bir baştan bir başa yıkayıp temizleyecekler yurt dedikleri toprağı.. çoğalacaklar, dağılacaklar, düşecekler, kalkacaklar..
Ve bir nikahla başlayacak yeniden serüven..
Kayı boyunun yiğidi nam salacak asırlara..
Diller, dinler, ırklar kardeş olacaklar bir bayrağın altında..
Devlet-i Ali denecek adına, büyük devlet..
Barış için savaşanların ordusunda ölmek için öldüren, mazlumların en zalimi..
O gün haklılar en güçlü olacak.. ve arsızlar ezik..
İmparator denilecek hakan dedene..
Ve sen bu gururla yaşayacaksın..
Ölene kadar.
Şimdi bizim şu yürüyüşümüzü hatırla..
Acı bir narayla indik Tanrı Dağından.
Amacını arayan bahadırlar olarak, ve ilk iş Fatiha'yı öğrendik..
Çok değil asırlar sonra..”
Tanıyorsunuz Değil mi?
Adım Türk soyum İslam..
Fatih'i Yavuz'u şan olmuş bana. Sultanıma kızıl demiş köpekler, Mustafa Kemal'le dirilmişim, kalkmışım çöktüğüm yerden, yedi düvel hala inmemiş sırtımdan..
Ben uyuyan ideolojimin yılmaz, yalnız ve ümitvar mensubuyum..
Varsın TURANCI yazsınlar etiketime... bana ne, bu da en çok Nazım Hikmet'i kızdırır..
Önümde Yunus Emre, üzerimde Mevlana.
Cebimde samimi pişmanlığı Enver Paşa'nın.
Kalbime sığmış Yezdan, Mustafa Kemal aklımda.
Eşiğindeyim şimdi uyanıklığın..
Sunusi Fazıl ONAY
Kavgalı olduğum kişiler bu ülkede yaşamıyorlar. Bu ülkede benimle kavgalı olduğunu zannedenlere ise sadece sitemim var.
Benim ideolojimin ideologları bu dünyada yaşamıyorlar çoğu zaman.. Yaşayanları ise ideolog olduklarının farkında değiller.
Ben milyonlarca idealistinden biriyim bu ideolojinin. Öyle ki, ne ben diğer idealistlerini tanırım, ne de onların benden haberleri var.
Bana takılan etiketler yük olur bana, söker atarım.. Kimlik icad ederler, kalıbımı çıkarmak isterler, sığmam kırarım.
Mehmet Akif'in Asımıyım ben, Necip Fazıl'ın sürünen Sakaryası, Osman Yüksel'in serden geçen öfkesiyim.. Ziya Paşa'nın dizinin dibine çömelmiş nasihatlerini dinleyenim..En kaprisli aşkların maşukuyum belki Nihal Atsız'ın betimlediği.. Arif Nihat bana yazar, Yavuz Bülent bana anlatır..Ve beni Fethullah Gülen ağlatır..
Hasan el Benna özlemiş beni, Muhammed İkbal çok dargın bana, Elçibey'in son nefesinde hasretindeydim, İzzetbegoviç'in umudundaydım..
Ben Dudayev'in uzak yeğeniydim bir zamanlar ve Ahmed Yasin'in çaresizce çağırdığı oldum Gazze'de..
Ben şimdi söyleyeyim size kim olduğumu:
“Yaşımızı hatırlamayacak kadar yaşlıyız..
Çok eski ve tanıdık bir sonbahar gecesi,
Dondurucu rüzgarda birbirini takip ederek yürümeye çalışanVahşi atların binicileriyiz..
Kurutulmuş etin ve soğuk soğuk terleyen atlarımızın kokusunun mest ettiği kurtların gözleri uzaklardan parlıyor üzerimize..
Ay daha ikiye ayrılmamış..
Bozkır masmavi uzanıyor altımızda..
Atalarımızı tanıyan ulu ağaçların başladığı yerden parlayan kayalara kadar..
Belli belirsiz bir ateş güreşiyor rüzgarla, beyaz atın huysuzlandığı yerde..
Bir kam yasak marşlar çalıyor kopuzuyla, yere nal izleri çiziyor..
Çok değil, bir kaç asır sonra, bir kaç atlı geçecek buradan, biz değiliz hiçbiri..
Sarayda bir ihtilal yapılacak ve Serenge'ye akacak kanlar..
Tutsak doğmamış olanlar hikayeler anlatacak, dinleyenler ümitlenecek.
Gülmeyi unutmuşlar hüzünlenecek yine..
Bir kaç asır sonra terkimizde bir kitap olacak, kulaklarımızda eski hikayeler..
Şadlar teginler secde edecekler güney batıya..
Bir akşam üzeri Tuğ kaldırılacak kızıl güneşe doğru..
Millet ata binecek, yeni yurtlara..
Kıldan çizmeleri ile dağlar aşacak, kumsallarda gezecekler..
Aynı soydan olmadıklarıyla, aynı dili konuşmadıklarıyla anda olacaklar..
Küstah bir haç kırılacak sinelerinde..
Milyonlarca beden dolusu kanla bir baştan bir başa yıkayıp temizleyecekler yurt dedikleri toprağı.. çoğalacaklar, dağılacaklar, düşecekler, kalkacaklar..
Ve bir nikahla başlayacak yeniden serüven..
Kayı boyunun yiğidi nam salacak asırlara..
Diller, dinler, ırklar kardeş olacaklar bir bayrağın altında..
Devlet-i Ali denecek adına, büyük devlet..
Barış için savaşanların ordusunda ölmek için öldüren, mazlumların en zalimi..
O gün haklılar en güçlü olacak.. ve arsızlar ezik..
İmparator denilecek hakan dedene..
Ve sen bu gururla yaşayacaksın..
Ölene kadar.
Şimdi bizim şu yürüyüşümüzü hatırla..
Acı bir narayla indik Tanrı Dağından.
Amacını arayan bahadırlar olarak, ve ilk iş Fatiha'yı öğrendik..
Çok değil asırlar sonra..”
Tanıyorsunuz Değil mi?
Adım Türk soyum İslam..
Fatih'i Yavuz'u şan olmuş bana. Sultanıma kızıl demiş köpekler, Mustafa Kemal'le dirilmişim, kalkmışım çöktüğüm yerden, yedi düvel hala inmemiş sırtımdan..
Ben uyuyan ideolojimin yılmaz, yalnız ve ümitvar mensubuyum..
Varsın TURANCI yazsınlar etiketime... bana ne, bu da en çok Nazım Hikmet'i kızdırır..
Önümde Yunus Emre, üzerimde Mevlana.
Cebimde samimi pişmanlığı Enver Paşa'nın.
Kalbime sığmış Yezdan, Mustafa Kemal aklımda.
Eşiğindeyim şimdi uyanıklığın..
Sunusi Fazıl ONAY
Tuesday, May 20, 2008
İŞGAL
Bugün size bir dostunuz olarak çok acı şeyler söyleyeceğim. Size bir işgalden bahsedeceğim ama bu işgal sandığınız gibi bir vatanın değil bir milletin işgali. Koskoca bir ülkeyi nasıl laboratuvara çevirip bireylerini tek tek işgal ettiler.
Vatanının çamuruna, kayasına can veren, kan veren milletin toprağına hiç dokunmadan bir milleti toptan nasıl işgal ettiler, sesli düşüneceğim.
Herşey meşrutiyetle başladı diyenler çıkabilir.
“Bu millet partizanlıkla tanıştı. 3000 yıldır kıldan çadırlarda ya da kerpiçten evlerde hakanına bağlı yaşayan halk siyasetle tanışınca olanlar oldu” diyenler çıkabilir. Siyaset, karşı tarafa zaferi tattırmamak uğruna vatanı nasıl ateşe atar geçmişte gördük “bugün de görüyoruz”. Bizler bir siyasi partinin yenilgiye uğraması adına Edirne'yi düşmana teslim etmemiş miydik Balkan savaşında.
Ya da cumhuriyet ve demokrasi bizi bozdu diyenler çıkabilir, “Dağdaki çobanla benim oyum neden eşit?” diye sormuyor muydu mankenlerimiz ve hatta büyük gazetelerimizin aydın yazarları!
“Ekonomik kriz çıkacağı falan yok, partiyi kapatma davasını bir açtıralım sonra ortalık karışır” demiyor muydu ulusalcı aydın abimiz!
Bazıları da suçu Atatürk'e atabilir, “Alfabeyi değiştirdin, ülkede bir gecede alim kalmadı” ya da “eski öğretmenler yerine sadece alfabe bilen halk evlerinden çıkma, komünist, ırkına ve dinine yabancı hem ahlaksız hem Allahsız yeni öğretmenler türedi, onların yetiştireceği gençlik bu kadar olur işte” diyenler çıkmaz mı?Dilin kemiği yok, pekala çıkabilir...
Bizim milletimiz suçlu aramayı çok iyi bilir, sadece kendi suçunu göremez. İşte suçluyu da böyle geçmişinde, atalarında arar.
Magazin programlarını eleştirir, çünkü eleştirebilecek kadar seyrediyordur. Hatta sorsanız, belki sırf eleştirmek için seyrediyordur. TV karşısında “şu rezillerin haline bak” der, çünkü rezillik görmek ilgisini çekiyordur hala...
“Şeriat istiyorum, adalet istiyorum” diye bağıran adama sormak lazım, sen kendi evinde şeriat ilan ettin de evine jandarma girip zorla televizyonu mu açtırdı? Senin dinine söven televizyondu aslında, açmazsın o kanalları sövdürmezsin dinine, ama dediğim gibi rezillik görmek ilgimizi çekiyordur hala...
***
İtalyan “Barış Gelini”nin akibetini görünce üzüldüm, yıkıldım, lanetler okudum, ama şaşırmadım.. zira rotasını öğrendiğimde zaten biliyordum başına gelecekleri.. Peki neden yıkıldım o zaman, bir kez daha haklı çıktığım için mi, dünyaya rezil olduğum için mi, yoksa bir insan tecavüze uğrayarak öldüğü için mi?
“Benim insanım yapar, italyan gelin. Ben biliyordum” dedim.
Ve sinirle başladım saymaya:
Benim insanım kalbiyle, beyniyle övünmez, oğlunun pipisiyle övünür.
Benim insanım eteği rüzgarda kalkan bir kadın görünce başını çeviren adama eşcinsel muamelesi yapar.
Benim insanım karısından başka kadına dokunmayan adama yobaz der.
Bekaretini karısına saklayan erkeği adam yerine koymaz.
Benim insanımın cinsel organı genelde ağzındadır, cümlelerinde edat olarak kullanır.
Karısını aldatmayana kılıbık der.
Kocasını aldatan kadını ise öldürür.
Reklamın güzel kızlısını sever.
Çağa uymuyor diyerek imam hatip düşmanlığı yapar.
Evladını kuran kursuna göndereni hakir görür, herkes baleye göndersin ister.
“Ben başörtüsüne karşıyım, o zaman kimse takmasın, yasak olsun” der, “ulan madem karşıyım ben takmayım da başkasından bana ne” demez.
İşte 80 küsür yıldır eğittiğimiz ve görmek istediğimiz insan modeli bu, diye düşündüm.
Milli eğitimde 80 yılda değişen tek şeyi söyliyeyim mi size?
Eskiden ayağa vururdu hocalar, şimdi ele ve yüze vuruyorlar finlandiya'nın sıra dağlarını ezberletirken..
Bir falaka vardı anlata anlata bitiremedikleri, hiç görmedik.. ama öğretmen dayağından kulağı patlayan çocuğu hep beraber gördük gazetelerde..
Sınava hazırlanmaktan düşünmeyi, hayal kurmayı unutturuyorlar çocuğa.
Benim milletim eskiyi kötülemekten ya da aşırı yüceltmekten bugününü göremiyor. Bütün padişahlarımız evliya, ve Atamız milleti yoktan var eden hatasız, kusursuz bir halık (haşa) Her yanımız abartı. Ve işte cinayetlerimizde öyle.
Kestirme yola girip şu düşünceye saplandım sonra:
Evladından dinini peygamberini saklayayım diye uğraşırsan işte böyle üç kuruş için adam kesen, sokakta gördüğüne tecavüz eden, bebeğe bile işkence yapan ahlaksız bir nesil yetiştirirsin.
İşte görmediğimiz işgal budur, bizi bizden koruyacak askere muhtaç olacağız diye korkuyorum. Benim insanım yukarıda saydıklarım elbette değildir. Hem zekidir, hem çalışkandır, hem de imanlıdır. Ama yukarıda saydıklarım da uzaylı değildir.
Şimdi aktüel bir soru sizlere:
Din dersleri kaldırılsın mı?
Cevap:
Tabi ki kaldırılsın,
Sen Ey ...
Bugüne kadar neyi layıkıyla yapabildin ki okulunda öğreteceğin Allah'a inanacağım..
Evladıma kendi dinini en iyi ben öğretirim
Çünkü benim evimde zaten şeriat var...
Sunusi F. ONAY
(www.sunusy.spaces.live.com)
Vatanının çamuruna, kayasına can veren, kan veren milletin toprağına hiç dokunmadan bir milleti toptan nasıl işgal ettiler, sesli düşüneceğim.
Herşey meşrutiyetle başladı diyenler çıkabilir.
“Bu millet partizanlıkla tanıştı. 3000 yıldır kıldan çadırlarda ya da kerpiçten evlerde hakanına bağlı yaşayan halk siyasetle tanışınca olanlar oldu” diyenler çıkabilir. Siyaset, karşı tarafa zaferi tattırmamak uğruna vatanı nasıl ateşe atar geçmişte gördük “bugün de görüyoruz”. Bizler bir siyasi partinin yenilgiye uğraması adına Edirne'yi düşmana teslim etmemiş miydik Balkan savaşında.
Ya da cumhuriyet ve demokrasi bizi bozdu diyenler çıkabilir, “Dağdaki çobanla benim oyum neden eşit?” diye sormuyor muydu mankenlerimiz ve hatta büyük gazetelerimizin aydın yazarları!
“Ekonomik kriz çıkacağı falan yok, partiyi kapatma davasını bir açtıralım sonra ortalık karışır” demiyor muydu ulusalcı aydın abimiz!
Bazıları da suçu Atatürk'e atabilir, “Alfabeyi değiştirdin, ülkede bir gecede alim kalmadı” ya da “eski öğretmenler yerine sadece alfabe bilen halk evlerinden çıkma, komünist, ırkına ve dinine yabancı hem ahlaksız hem Allahsız yeni öğretmenler türedi, onların yetiştireceği gençlik bu kadar olur işte” diyenler çıkmaz mı?Dilin kemiği yok, pekala çıkabilir...
Bizim milletimiz suçlu aramayı çok iyi bilir, sadece kendi suçunu göremez. İşte suçluyu da böyle geçmişinde, atalarında arar.
Magazin programlarını eleştirir, çünkü eleştirebilecek kadar seyrediyordur. Hatta sorsanız, belki sırf eleştirmek için seyrediyordur. TV karşısında “şu rezillerin haline bak” der, çünkü rezillik görmek ilgisini çekiyordur hala...
“Şeriat istiyorum, adalet istiyorum” diye bağıran adama sormak lazım, sen kendi evinde şeriat ilan ettin de evine jandarma girip zorla televizyonu mu açtırdı? Senin dinine söven televizyondu aslında, açmazsın o kanalları sövdürmezsin dinine, ama dediğim gibi rezillik görmek ilgimizi çekiyordur hala...
***
İtalyan “Barış Gelini”nin akibetini görünce üzüldüm, yıkıldım, lanetler okudum, ama şaşırmadım.. zira rotasını öğrendiğimde zaten biliyordum başına gelecekleri.. Peki neden yıkıldım o zaman, bir kez daha haklı çıktığım için mi, dünyaya rezil olduğum için mi, yoksa bir insan tecavüze uğrayarak öldüğü için mi?
“Benim insanım yapar, italyan gelin. Ben biliyordum” dedim.
Ve sinirle başladım saymaya:
Benim insanım kalbiyle, beyniyle övünmez, oğlunun pipisiyle övünür.
Benim insanım eteği rüzgarda kalkan bir kadın görünce başını çeviren adama eşcinsel muamelesi yapar.
Benim insanım karısından başka kadına dokunmayan adama yobaz der.
Bekaretini karısına saklayan erkeği adam yerine koymaz.
Benim insanımın cinsel organı genelde ağzındadır, cümlelerinde edat olarak kullanır.
Karısını aldatmayana kılıbık der.
Kocasını aldatan kadını ise öldürür.
Reklamın güzel kızlısını sever.
Çağa uymuyor diyerek imam hatip düşmanlığı yapar.
Evladını kuran kursuna göndereni hakir görür, herkes baleye göndersin ister.
“Ben başörtüsüne karşıyım, o zaman kimse takmasın, yasak olsun” der, “ulan madem karşıyım ben takmayım da başkasından bana ne” demez.
İşte 80 küsür yıldır eğittiğimiz ve görmek istediğimiz insan modeli bu, diye düşündüm.
Milli eğitimde 80 yılda değişen tek şeyi söyliyeyim mi size?
Eskiden ayağa vururdu hocalar, şimdi ele ve yüze vuruyorlar finlandiya'nın sıra dağlarını ezberletirken..
Bir falaka vardı anlata anlata bitiremedikleri, hiç görmedik.. ama öğretmen dayağından kulağı patlayan çocuğu hep beraber gördük gazetelerde..
Sınava hazırlanmaktan düşünmeyi, hayal kurmayı unutturuyorlar çocuğa.
Benim milletim eskiyi kötülemekten ya da aşırı yüceltmekten bugününü göremiyor. Bütün padişahlarımız evliya, ve Atamız milleti yoktan var eden hatasız, kusursuz bir halık (haşa) Her yanımız abartı. Ve işte cinayetlerimizde öyle.
Kestirme yola girip şu düşünceye saplandım sonra:
Evladından dinini peygamberini saklayayım diye uğraşırsan işte böyle üç kuruş için adam kesen, sokakta gördüğüne tecavüz eden, bebeğe bile işkence yapan ahlaksız bir nesil yetiştirirsin.
İşte görmediğimiz işgal budur, bizi bizden koruyacak askere muhtaç olacağız diye korkuyorum. Benim insanım yukarıda saydıklarım elbette değildir. Hem zekidir, hem çalışkandır, hem de imanlıdır. Ama yukarıda saydıklarım da uzaylı değildir.
Şimdi aktüel bir soru sizlere:
Din dersleri kaldırılsın mı?
Cevap:
Tabi ki kaldırılsın,
Sen Ey ...
Bugüne kadar neyi layıkıyla yapabildin ki okulunda öğreteceğin Allah'a inanacağım..
Evladıma kendi dinini en iyi ben öğretirim
Çünkü benim evimde zaten şeriat var...
Sunusi F. ONAY
(www.sunusy.spaces.live.com)
Labels:
dinlerarası diyalog,
italyan gelin,
millet,
vatan
Wednesday, March 19, 2008
Başsavcının bana anlattıkları!..
Başsavcının bana anlattıkları!.
Başsavcı, Ak Parti'nin kapatılmasını isteyerek hazırladığı iddianameyle bana çok şeyler anlattı.
Siz bunlara komplo teorileri de diyebilirsiniz. Burada ayrıntıları ile madde madde yazıyorum ki tarihe bir not düşmüş olalım. İddianame içeriğine ise hiç deyinmeyeceğim. Buyrun birbirinden farklı 8 komplo teorisi, olan biten herşeyin kısa ve 8 farklı özeti:
1. Son müdaafa taarruzu:
Statüko elinde kalan tek kale ile sistemi müdaafa için son bir gayretle taarruza geçiyor. Önce sözde deliller toplandı ardından dava açıldı. Bir başsavcı kazanamayacağı bir dava açmaz! Deliller her ne kadar zorlama ve hatta uydurma olsalar da, daha önce 367 zorlamasını halka yedirebilen oligarşik mafya şimdi de 8 koluyla bu iddianameye sarılır ve partiyi kapatır. Önleyemedikleri halkın yükselişini bu şekilde durdurup cumhuriyetin sahibi olmaya devam eder. (cumhurbaşkanı da ceza alırsa Sabih Kanadoğlu padişah seçilsin!..)
Bakın bu iddianame bizlere neleri unutturdu?
- mhp ordu ile barıştıktan hemen sonra açılan bu dava ordu ile chp arasındaki kavgayı unutturdu!
- Eski genel kurmay başkanının yenileri hakkında yaptığı hakaret dolu açıklamaları unutturdu!
- Youtube'a düşen savcının rezilliklerini, küfürlerini ve Erdoğan Teziç'in faşistliğini unutturdu!
- Şak diye youtube'un tekrar kapatılmasını unutturdu!
- Asıl unutturmak istediğini, yani ERGENEKON'u unutturdu! Onun yeni faillerini unutturdu!
2. Anlaşma zemini hazırlığı (referans 28 şubat'ın kandırılmış Erbakan'ı):
Başsavcı da bilir bu iddiaların bu partiyi kapatamayacağını ama hukuk katledilerek verilen kararlar az mı bu ülkede? Bir para cezası çicat ederler mecburen, Ak partinin mallarına el koyarlar, partiyi serbest bırakırlar. Bunu partiyle anlaşarak yaparlar, yani derler ki sen şu ERGENEKON dosyasını bir kapat, biz de seni açık bırakalım.Ama bu davanın çocuk oyuncağı olmadığını ispatlamak için sana bir ceza vermemiz de gerekecektir, en fazla paranı alırız, sen de sıyrılırsın biz de, kabul etmezsen partini alırız elinden ona göre. (referansa dikkat!..) Ne de olsa ERGENEKON daha çevik bir isime ulaşmadı değil mi? Evet, çok çevik bir isime ulaşmadan da kapatılması gerek.
3. Ak Partiye hayat öpücüğü:
Tam da mükemel organize edilen barışçı ve ne istediğini bilen, üstelik hedefe de ulaşmış bir emekçi mitinginden sonra, aydınlarla, liberallerle arası açılmış ve belki gerginlik yüzünden biraz kamuoyu desteği sallanan bir Ak Parti etrafında kurulan yeni bir sevgi ve bağlılık çemberi.. Statükoya ve oligarşiye karşı tek umudumuz Ak Parti'dir slogan-gerçeğinin tekrar halka ve dünyaya hatırlatılması..
4. Ak Partiyi Aklama çalışması:
Ey millet!
Amerikancı ve vatanhaini diye suçlanan bu parti, böyle bir suça zerrece değinilmeden sadece laiklik yüzünden kapatılmanın eşiğine getiriliyorsa, artık anlayın ki Ak Parti'nin böyle bir suçu, günahı yoktur ve hiç olmamıştır. Söyleyin bana: daha tanımı bile doğru düzgün yapıl-a-mamış bir ilke mi daha önemlidir, yoksa Türkiye Cumhuriyetinin ve aziz milletinin bekaası mı? Bu dava sadece varlığıyla bile Ak Parti'yi gönüllerde beraat ettirmemiş midir?
5. “Bizim CHP ve sol kesim adam olmaz” ifşaatı:
Askerden (darbeden) ümidini kesen anarşist siyasetçi ve bürokratik elit hala böyle anti demokratik davalara ve dayatmalara, icatlara bel bağlıyorlarsa, e-muhtıranın ardından yapılan seçimlerin sonucuyla bile adam olamadıklarını, hatta hiç ders almadıklarını bu davaya gösterdikleri tepki ile ispatlıyorlarsa bu tam anlamıyla bir adam olunamayacağının itirafı ve bir ifşaatıdır.
6. Bu dava bir Avrupa Birliği sürecinin daha tamamlanmasının ilk adımıdır.
Erdoğan'ın zekasını iyi bilirsiniz! Soğukkanlı, disiplinli, intikamcı ve hesapçıdır, ama asla eyyamcı denilemez. (baş rakibinin tersine). Bu davadan önce parti kapatma hususunda anayasada köklü bir değişiklik yapsa idi, kamuoyu onu DTP'yi ve dolayısıyla PKK'yı koruyup kollamakla itham edecekti. Oysa şimdi kendilerine atılan bir çamurla bu işi kendi lehine yapmış izlenimi vermiş olacak. Burada amaç parti kapatmaları tarihe gömmektir, ama bunun siyasi sorumluluğu çok ağırdır, Başbakan bu şekilde kendini muhalefete karşı korumaya almış olur ve artık yasa çok rahat geçebilir.
Yoksa Tayyip Erdoğan da zaten böyle bir hazırlığın 2001'den beri yapıldığının farkında ve tedbirini de alırdı değil mi? Ama o sadece 5 yılda parti kapatma sürecini biraz zorlaştırdı o kadar, asıl faaliyet ve köklü değişiklik şu andan itibaren “anayasada” yapılabilir.
7. Safları netleştirmek:
Tansel Çölaşan bir gün önce boşuna konuşmamış, rektörler boşuna diklenmemişler, Savcı boşuna küfürler yağdırmamış edep haya tanımadan, Teziç boşuna ayaklar altına almamış seviyesini.. Mehmet Ali Birand boşuna üniversitelerde Abbas güçlü ile çirkefleşmemiş boşuna, Ali Kırca boşuna saf değiştirmemiş ana haber bülteni palyaçoluk olan bir kanala giderek... ve ilk icraatı da gizli kamera çirkefliği üstelik (hatta kendisi pornografik gizli kamera muzdaribiyken!..)
Dikkat et ey milletim, bu dava bir kesim tarafından önceden gayet iyi biliniyormuş. Yoksa Deniz Baykal neden Genel Kurmay başkanına dolaylı olarak amerikancı desin, Türk silahlı kuvvetlerine hakaret etsin. Yani darbe yapmayacağı kesin olan silahlı kuvvetlerle köprüleri atsın! Hatta emekli paşalar neden ordumuzu töhmet altında bırakmaya çalışıp bir yerlere sinyal yollasınlar...
İşte bu yüzden darbeyi biz yaparız mantığıyla, “kahrolsun demokrasi, başlarım cumhuriyete bu ülkeyi ankadaki 11 padişah yönetir” diye yırtıyorlar kendilerini (mealen)..
Atatürk “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” demiş. Ama bu Atatürkçülerin hiç umurunda değil. Yasama yürütme ve yargı güçler ayrılığı olarak denge unsuruydu ama CHP zihniyeti ve onun beceriksiz siyasetçileri yüzünden artık güçler ayrılığı yargıtay, danıştay ve anayasa mahkemesi oldu. Yargının yasama ve yürütmeye müdahalesi ayyuka çıktı.
Ama bu son durumla herşey netleşti. Artık bataklık kurudu, atacak çamurda kalmadı, kimin ne olduğunu iyi biliyoruz artık. Saflar çok net ve farklar çok derin.
Başkomutan ve Cumhurbaşkanı, siyasetüstü bir makamda olan Abdullah Gül de iddianamede olacak, dokunulmazlığı olduğunu bileceksin ve uygulayamayacağın bir ceza verip hala resepsiyonlarda eteğini tutacaksın... bu nasıl olacak bir izah edilsin bakalım...
MHP'ye gelince:
Devlet Bahçelinin açıklamasına kadar bütün MHP'liler CHP'li Onur Öymen dinazorluğuyla olaylara bakarak yalanlarla durumu çarpıtıyorlardı, bir zil takıp oynamadıkları kalmış hatta bir vekil “hiçbir suç cezasız kalmaz” diyerek televizyonlarda kına teşrifatı yapıyordu ki, Devlet Bahçeli yine herkesi şaşırttı ve başta kendi vekilleri olmak üzere ağzı yüzü oynayan herkese büyük bir demokrasi dersi verdi.
Bahçeli, bizim alışık olduğumuz bir siyasetçi değil. MHP'ye baktığımızda var olan bir Bahçeli gerçeği az da olsa umut vaadediyor hem de Deniz Bölükbaşı gibi statükocu elitlerin çokluklarına rağmen.
8. Kafa karışıklığı:
Benim bu ülkenin başbakanına, meclis başkanına, cumhurbaşkanına sonsuz saygım ve derin sevgim var. Silahlı kuvvetlere ve genel kurmay başkanına da hakeza öyle... E bunlar da devlet zaten...
Ama şimdi başbakanına ve cumhurbaşkanına siyaset yasağı getirmeye kalkıyorsunuz, meclis başkanının partisini kapatıyorsunuz, Genel Kurmay başkanına yalancı, silahlı kuvvetlere amerikancı diyorsunuz..
Yahu bana izah edin, siz kimsiniz? Benim bildiğim ne kadar devlet organı varsa hepsi ile kavgalısınız.. O zaman siz devlet düşmanı değil misiniz? Tanrı mı zannediyorsunuz kendinizi, nedir?.. Sizi yargılayacak, huzur bozduğunuz için cezalandıracak kimse yok mu, yahu?
Çünkü gayet açık ki yasaklayarak ve bir yasağı sürdürerek ülkeyi kamplara bölmeyi amaçlıyorsunuz, ekonomik kriz çıkararak yeniden yazarkasa atılan, kepenk kapatılan, esnafın intihar etmeye kalkıştığı günlere dönmemizi istiyorsunuz!
Sizler sadece Aydın Doğan'ın istediklerini istiyorsunuz, eğer güçlüyseniz hakikaten, gidin de bu halkı değiştirin, ya da beceremiyoranız lütfen gidin ve başka bir ülkenin başına bela olun, bu millet sizlerden yeteri kadar çekti.
CHP'yi kınıyorum. Hukukun CHP'li olmasını kınıyorum, yargıtayın, danıştayın, rektörlerin CHP'li olmalarını kınıyorum.
DSP üyesi bir anayasa mahkemesi üyesinin, ülkemin iktidar partisi hakkında vereceği kararı çok merak ediyorum.
Sunusi Fazıl ONAY
Not: An itibariyle başsavcımızın keyfi ülkemize 22 milyar dolara mal olmuş.. hayırlı olsun..
Başsavcı, Ak Parti'nin kapatılmasını isteyerek hazırladığı iddianameyle bana çok şeyler anlattı.
Siz bunlara komplo teorileri de diyebilirsiniz. Burada ayrıntıları ile madde madde yazıyorum ki tarihe bir not düşmüş olalım. İddianame içeriğine ise hiç deyinmeyeceğim. Buyrun birbirinden farklı 8 komplo teorisi, olan biten herşeyin kısa ve 8 farklı özeti:
1. Son müdaafa taarruzu:
Statüko elinde kalan tek kale ile sistemi müdaafa için son bir gayretle taarruza geçiyor. Önce sözde deliller toplandı ardından dava açıldı. Bir başsavcı kazanamayacağı bir dava açmaz! Deliller her ne kadar zorlama ve hatta uydurma olsalar da, daha önce 367 zorlamasını halka yedirebilen oligarşik mafya şimdi de 8 koluyla bu iddianameye sarılır ve partiyi kapatır. Önleyemedikleri halkın yükselişini bu şekilde durdurup cumhuriyetin sahibi olmaya devam eder. (cumhurbaşkanı da ceza alırsa Sabih Kanadoğlu padişah seçilsin!..)
Bakın bu iddianame bizlere neleri unutturdu?
- mhp ordu ile barıştıktan hemen sonra açılan bu dava ordu ile chp arasındaki kavgayı unutturdu!
- Eski genel kurmay başkanının yenileri hakkında yaptığı hakaret dolu açıklamaları unutturdu!
- Youtube'a düşen savcının rezilliklerini, küfürlerini ve Erdoğan Teziç'in faşistliğini unutturdu!
- Şak diye youtube'un tekrar kapatılmasını unutturdu!
- Asıl unutturmak istediğini, yani ERGENEKON'u unutturdu! Onun yeni faillerini unutturdu!
2. Anlaşma zemini hazırlığı (referans 28 şubat'ın kandırılmış Erbakan'ı):
Başsavcı da bilir bu iddiaların bu partiyi kapatamayacağını ama hukuk katledilerek verilen kararlar az mı bu ülkede? Bir para cezası çicat ederler mecburen, Ak partinin mallarına el koyarlar, partiyi serbest bırakırlar. Bunu partiyle anlaşarak yaparlar, yani derler ki sen şu ERGENEKON dosyasını bir kapat, biz de seni açık bırakalım.Ama bu davanın çocuk oyuncağı olmadığını ispatlamak için sana bir ceza vermemiz de gerekecektir, en fazla paranı alırız, sen de sıyrılırsın biz de, kabul etmezsen partini alırız elinden ona göre. (referansa dikkat!..) Ne de olsa ERGENEKON daha çevik bir isime ulaşmadı değil mi? Evet, çok çevik bir isime ulaşmadan da kapatılması gerek.
3. Ak Partiye hayat öpücüğü:
Tam da mükemel organize edilen barışçı ve ne istediğini bilen, üstelik hedefe de ulaşmış bir emekçi mitinginden sonra, aydınlarla, liberallerle arası açılmış ve belki gerginlik yüzünden biraz kamuoyu desteği sallanan bir Ak Parti etrafında kurulan yeni bir sevgi ve bağlılık çemberi.. Statükoya ve oligarşiye karşı tek umudumuz Ak Parti'dir slogan-gerçeğinin tekrar halka ve dünyaya hatırlatılması..
4. Ak Partiyi Aklama çalışması:
Ey millet!
Amerikancı ve vatanhaini diye suçlanan bu parti, böyle bir suça zerrece değinilmeden sadece laiklik yüzünden kapatılmanın eşiğine getiriliyorsa, artık anlayın ki Ak Parti'nin böyle bir suçu, günahı yoktur ve hiç olmamıştır. Söyleyin bana: daha tanımı bile doğru düzgün yapıl-a-mamış bir ilke mi daha önemlidir, yoksa Türkiye Cumhuriyetinin ve aziz milletinin bekaası mı? Bu dava sadece varlığıyla bile Ak Parti'yi gönüllerde beraat ettirmemiş midir?
5. “Bizim CHP ve sol kesim adam olmaz” ifşaatı:
Askerden (darbeden) ümidini kesen anarşist siyasetçi ve bürokratik elit hala böyle anti demokratik davalara ve dayatmalara, icatlara bel bağlıyorlarsa, e-muhtıranın ardından yapılan seçimlerin sonucuyla bile adam olamadıklarını, hatta hiç ders almadıklarını bu davaya gösterdikleri tepki ile ispatlıyorlarsa bu tam anlamıyla bir adam olunamayacağının itirafı ve bir ifşaatıdır.
6. Bu dava bir Avrupa Birliği sürecinin daha tamamlanmasının ilk adımıdır.
Erdoğan'ın zekasını iyi bilirsiniz! Soğukkanlı, disiplinli, intikamcı ve hesapçıdır, ama asla eyyamcı denilemez. (baş rakibinin tersine). Bu davadan önce parti kapatma hususunda anayasada köklü bir değişiklik yapsa idi, kamuoyu onu DTP'yi ve dolayısıyla PKK'yı koruyup kollamakla itham edecekti. Oysa şimdi kendilerine atılan bir çamurla bu işi kendi lehine yapmış izlenimi vermiş olacak. Burada amaç parti kapatmaları tarihe gömmektir, ama bunun siyasi sorumluluğu çok ağırdır, Başbakan bu şekilde kendini muhalefete karşı korumaya almış olur ve artık yasa çok rahat geçebilir.
Yoksa Tayyip Erdoğan da zaten böyle bir hazırlığın 2001'den beri yapıldığının farkında ve tedbirini de alırdı değil mi? Ama o sadece 5 yılda parti kapatma sürecini biraz zorlaştırdı o kadar, asıl faaliyet ve köklü değişiklik şu andan itibaren “anayasada” yapılabilir.
7. Safları netleştirmek:
Tansel Çölaşan bir gün önce boşuna konuşmamış, rektörler boşuna diklenmemişler, Savcı boşuna küfürler yağdırmamış edep haya tanımadan, Teziç boşuna ayaklar altına almamış seviyesini.. Mehmet Ali Birand boşuna üniversitelerde Abbas güçlü ile çirkefleşmemiş boşuna, Ali Kırca boşuna saf değiştirmemiş ana haber bülteni palyaçoluk olan bir kanala giderek... ve ilk icraatı da gizli kamera çirkefliği üstelik (hatta kendisi pornografik gizli kamera muzdaribiyken!..)
Dikkat et ey milletim, bu dava bir kesim tarafından önceden gayet iyi biliniyormuş. Yoksa Deniz Baykal neden Genel Kurmay başkanına dolaylı olarak amerikancı desin, Türk silahlı kuvvetlerine hakaret etsin. Yani darbe yapmayacağı kesin olan silahlı kuvvetlerle köprüleri atsın! Hatta emekli paşalar neden ordumuzu töhmet altında bırakmaya çalışıp bir yerlere sinyal yollasınlar...
İşte bu yüzden darbeyi biz yaparız mantığıyla, “kahrolsun demokrasi, başlarım cumhuriyete bu ülkeyi ankadaki 11 padişah yönetir” diye yırtıyorlar kendilerini (mealen)..
Atatürk “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” demiş. Ama bu Atatürkçülerin hiç umurunda değil. Yasama yürütme ve yargı güçler ayrılığı olarak denge unsuruydu ama CHP zihniyeti ve onun beceriksiz siyasetçileri yüzünden artık güçler ayrılığı yargıtay, danıştay ve anayasa mahkemesi oldu. Yargının yasama ve yürütmeye müdahalesi ayyuka çıktı.
Ama bu son durumla herşey netleşti. Artık bataklık kurudu, atacak çamurda kalmadı, kimin ne olduğunu iyi biliyoruz artık. Saflar çok net ve farklar çok derin.
Başkomutan ve Cumhurbaşkanı, siyasetüstü bir makamda olan Abdullah Gül de iddianamede olacak, dokunulmazlığı olduğunu bileceksin ve uygulayamayacağın bir ceza verip hala resepsiyonlarda eteğini tutacaksın... bu nasıl olacak bir izah edilsin bakalım...
MHP'ye gelince:
Devlet Bahçelinin açıklamasına kadar bütün MHP'liler CHP'li Onur Öymen dinazorluğuyla olaylara bakarak yalanlarla durumu çarpıtıyorlardı, bir zil takıp oynamadıkları kalmış hatta bir vekil “hiçbir suç cezasız kalmaz” diyerek televizyonlarda kına teşrifatı yapıyordu ki, Devlet Bahçeli yine herkesi şaşırttı ve başta kendi vekilleri olmak üzere ağzı yüzü oynayan herkese büyük bir demokrasi dersi verdi.
Bahçeli, bizim alışık olduğumuz bir siyasetçi değil. MHP'ye baktığımızda var olan bir Bahçeli gerçeği az da olsa umut vaadediyor hem de Deniz Bölükbaşı gibi statükocu elitlerin çokluklarına rağmen.
8. Kafa karışıklığı:
Benim bu ülkenin başbakanına, meclis başkanına, cumhurbaşkanına sonsuz saygım ve derin sevgim var. Silahlı kuvvetlere ve genel kurmay başkanına da hakeza öyle... E bunlar da devlet zaten...
Ama şimdi başbakanına ve cumhurbaşkanına siyaset yasağı getirmeye kalkıyorsunuz, meclis başkanının partisini kapatıyorsunuz, Genel Kurmay başkanına yalancı, silahlı kuvvetlere amerikancı diyorsunuz..
Yahu bana izah edin, siz kimsiniz? Benim bildiğim ne kadar devlet organı varsa hepsi ile kavgalısınız.. O zaman siz devlet düşmanı değil misiniz? Tanrı mı zannediyorsunuz kendinizi, nedir?.. Sizi yargılayacak, huzur bozduğunuz için cezalandıracak kimse yok mu, yahu?
Çünkü gayet açık ki yasaklayarak ve bir yasağı sürdürerek ülkeyi kamplara bölmeyi amaçlıyorsunuz, ekonomik kriz çıkararak yeniden yazarkasa atılan, kepenk kapatılan, esnafın intihar etmeye kalkıştığı günlere dönmemizi istiyorsunuz!
Sizler sadece Aydın Doğan'ın istediklerini istiyorsunuz, eğer güçlüyseniz hakikaten, gidin de bu halkı değiştirin, ya da beceremiyoranız lütfen gidin ve başka bir ülkenin başına bela olun, bu millet sizlerden yeteri kadar çekti.
CHP'yi kınıyorum. Hukukun CHP'li olmasını kınıyorum, yargıtayın, danıştayın, rektörlerin CHP'li olmalarını kınıyorum.
DSP üyesi bir anayasa mahkemesi üyesinin, ülkemin iktidar partisi hakkında vereceği kararı çok merak ediyorum.
Sunusi Fazıl ONAY
Not: An itibariyle başsavcımızın keyfi ülkemize 22 milyar dolara mal olmuş.. hayırlı olsun..
Monday, March 3, 2008
SENDEN NEDEN NEFRET EDİYORUM?
Nefret ediyorum çünkü sana bir “his” duyacak kadar ehemiyet gösteriyorum, zira birlikte yaşamaya mecburuz. Senden nefret ediyorum ve bunun en önemli sebebi seni sevmeyi senin yüzünden başaramamam. Yani, ben seni sevmek istiyorken senin buna engel olmaya çalışman ve seni sevmemi imkansız kılman. Halbuki sen benim kardeşimdin.
Farklılıklarımızla birarada yaşarken sen benim farklılıklarıma tahammül edemedin. Senin gibi olmamı istedin. Tabii ki ben de içten içe senin benim gibi olmanı isterdim, ama bu senin kendi seçiminle olmalıydı.
Sonra bu başörtüsü meselesi çıktı ortaya..
Neydi bu mesele?
İnandığım dinin açık bir emrini uygularken senin yasaklamanla karşılaştı bacılarım. Sen hepimizin senin gibi günahkar olmamızı istedin. Bizse “gireceğimiz günahlara kendimiz karar verelim” dedik. Sonra sen bunun dini bir mesele olmadığını söyledin, “hem, biz de müslümanız” dedin! Senin müslümanlığın beni en başından beri ilgilendirmiyorken benim müslümanlığım seni neden ilgilendiriyorduki?
İnandığını söylediğin kitap:
“Başörtülerini yakalarının üzerine kadar indirsinler- Nur 31” diyorken,
“Mü‘minlerin hanımlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıkacakları vakit) cilbâblarını üzerlerine almalarını söyle. -Ahzâb 59” diye buyururken, sen hala “hayır böyle bir emir yok diyebiliyorsun ya!
Ve hala da bizim gibi müslüman olduğunu iddia ediyorsun.. (ve hala bu beni zerre kadar ilgilendirmiyor..)
Sonra sen bu konuyu dini olarak tartışamayacağımıza hükmettin..
Zira biz müslümanlar 1400 yıldır peygamberin emirlerine uygun olarak örtünmeye çalışıyoruz ve dünyanın her yerinde bu böyledir, bunu dinimin kurallarıyla oynayarak başaramazdın..
Ve bir “Kamusal Alan” meselesi çıkarttın ortaya..
Kamusal alanda örtünemezsin..
Ama Allah bize “evet kamusal alanda emirlerimi uygulamayın” demiyor ki.. Üstelik savcılık kararı yoksa sadece insanın kendi evi kamusal alan değildir.. Yani sokaklar bile kamusal alan..
Şımarık bir çocuk gibi, “O halde devlet daireleri diyelim” dedin. E devlet hastaneleri, mahkemeler, karakolllar, vergi daireleri hatta camiler bile devlet dairesi.. Buralar Allahsız mekanlar değil ki, oralara sığınıp Allah'ın emirlerini uygulamayalım...!
Sonra bazıları hizmet alanlar ve hizmet verenler diye bir ayırım yapılsın dediler. Yani hizmet alanlar Allah'ın kulu, hizmet verenler değil...miş gibi...
Bir aklı evvel de çıkıp “Yahu devlet mi büyük Allah mı? İnsanların şu 60-70 senelik kuralları mı önemli Allah'ın ucunda cennet ve cehennem olan sonsuz süreli kuralları mı?” diye sormadı..
Ardından yine sizlerden biri şöyle demek istedi: “Yahu o kadar günaha giriyorsunuz, bir taneye de bizim için girin örtmeyin başınızı..!”
Bu en delikanlıcasıydı..
“Peki, neden senin için günaha girecekmişim” diye sormadan direk reddettik. Zira biz önceki günahları işlerken sebep kendi nefsimizdi oysa şimdi Allah'ın yerine başkalarının dediklerini kabul ederek ilahi prensibimizden taviz verecek ve hatta Allah'ın yerine başkasını koyarak müşrik olacağız..
Peki, bize bunu emredenler ve tavsiye edenler nedir müslüman mı? Kim Allah'ın emirlerinin aksini emredebilir? Tabi ki tağutlar.. Ve onlar hakkında Kur'an'da çok hüküm var!
Sadece şunu söyleyeyim: İnsanoğlu hüsrandadır ama birbirlerine Hak ve Sabr'ı tavsiye edenler hariç (asr suresi) Bilindiği gibi Hak ve Sabr Allah'ın isimleridir, bizler sadece Rabbimizi tavsiye edenlere uymakla mükellefiz.
Tabii ki beklenen oldu ve sen bunu bir laiklik meselesi yaptın. Halbuki Laiklik devleti yönetirken halka din ve ırk gözetmeden hizmet götürme prensibiydi.. Din ve devlet işlerini birbirine karıştırmamak..
Halbuki şu devlet elini çekmedi bir türlü dinimizden.
Ezanlarımıza karıştılar 10 küsür yıl yasakladılar, camilerimizi saman deposu yaptılar, Kuranlarımızı arap harfiyle yazılmış diyerek meydanlarda toplayıp yaktılar ve şimdi de elleri bacılarımızın türbanında..
İşte ben de senden tam bu yüzden nefret ediyordum.. Sen şaklaban oldun batının elinde.. onlar gibi olmaya çalışarak kraldan fazla kralcı oldun. Hiçbir dini ve milli bir prensibin kalmadı, bütün değerlerin altüst oldu, mübarek bayramını şeker bayramı yaptılar, sana yılbaşı diyerek kendi noellerini kutlattılar, onların danslarını müziklerini öğrendin, onların dilini kültürünü öğrendin, onların dininden farklı değil yaşadığın sözde İslam, tek fark onlar arasıra kiliseye giderler (çoğu da ateisttir zaten) Onların alfabesi, onların takvimi, onların ölçüleri, onların adaleti, hukuğu... Ve Allah bile kendi mübarek ismini aldı dilinden.. Tanrı dedirtti...!
Ey kardeşim,Hepsi üzerine bir numara büyük geldi.. onlar gibi medeniyet sahibi, liberal ve demokrat olamadın sonuçta.. Halbuki alman gereken sadece ilimdi..Ve sen o hariç her türlü kepazeliği aldın..
Senden nefret ediyorum, zira bu kepazeliğe beni de alet etmek istiyorsun, koyun olmamı istiyorsun.
Benim bundan sonra en fazla bir 40 sene ömrüm var, 40 sene İNSAN olarak yaşar sabreder, ondan sonra da Büyük Dost'a kavuşur sonsuza kadar mutlu mesut yaşarım diyorum sana.
Allah'ı olmayanın efendisi çoktur.. Siz kendi derdinize yanın artık.. Allah Muntakim'dir, intikam alıcıdır. Yarın beraber oldukların “bana ihanet ettiğin gibi” sana ihanet edecekler, ama inadından vazgeçip geri döndüğünde her zaman güvenebileceğin kardeşinin nefretinin de sönmüş olduğunu göreceksin.
Zira biz Allah rızası için sever, Allah rızası için nefret ederiz.
Bu sana son sözümdür. Benim gibi olmasanda bana saygı duy, hiç değilse benim sana duyduğum kadar duy. Çünkü biz herşeye rağmen kardeşiz..
Sen ne kadar Rabbine isyan etmekte özgürsen, ben de o kadar kul olmakda özgürüm..
Bunu aslında hiç unutmaman gerekirdi!
Sunusi F. ONAY
(www.genckalem.org 'da yayınlandı)
Farklılıklarımızla birarada yaşarken sen benim farklılıklarıma tahammül edemedin. Senin gibi olmamı istedin. Tabii ki ben de içten içe senin benim gibi olmanı isterdim, ama bu senin kendi seçiminle olmalıydı.
Sonra bu başörtüsü meselesi çıktı ortaya..
Neydi bu mesele?
İnandığım dinin açık bir emrini uygularken senin yasaklamanla karşılaştı bacılarım. Sen hepimizin senin gibi günahkar olmamızı istedin. Bizse “gireceğimiz günahlara kendimiz karar verelim” dedik. Sonra sen bunun dini bir mesele olmadığını söyledin, “hem, biz de müslümanız” dedin! Senin müslümanlığın beni en başından beri ilgilendirmiyorken benim müslümanlığım seni neden ilgilendiriyorduki?
İnandığını söylediğin kitap:
“Başörtülerini yakalarının üzerine kadar indirsinler- Nur 31” diyorken,
“Mü‘minlerin hanımlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıkacakları vakit) cilbâblarını üzerlerine almalarını söyle. -Ahzâb 59” diye buyururken, sen hala “hayır böyle bir emir yok diyebiliyorsun ya!
Ve hala da bizim gibi müslüman olduğunu iddia ediyorsun.. (ve hala bu beni zerre kadar ilgilendirmiyor..)
Sonra sen bu konuyu dini olarak tartışamayacağımıza hükmettin..
Zira biz müslümanlar 1400 yıldır peygamberin emirlerine uygun olarak örtünmeye çalışıyoruz ve dünyanın her yerinde bu böyledir, bunu dinimin kurallarıyla oynayarak başaramazdın..
Ve bir “Kamusal Alan” meselesi çıkarttın ortaya..
Kamusal alanda örtünemezsin..
Ama Allah bize “evet kamusal alanda emirlerimi uygulamayın” demiyor ki.. Üstelik savcılık kararı yoksa sadece insanın kendi evi kamusal alan değildir.. Yani sokaklar bile kamusal alan..
Şımarık bir çocuk gibi, “O halde devlet daireleri diyelim” dedin. E devlet hastaneleri, mahkemeler, karakolllar, vergi daireleri hatta camiler bile devlet dairesi.. Buralar Allahsız mekanlar değil ki, oralara sığınıp Allah'ın emirlerini uygulamayalım...!
Sonra bazıları hizmet alanlar ve hizmet verenler diye bir ayırım yapılsın dediler. Yani hizmet alanlar Allah'ın kulu, hizmet verenler değil...miş gibi...
Bir aklı evvel de çıkıp “Yahu devlet mi büyük Allah mı? İnsanların şu 60-70 senelik kuralları mı önemli Allah'ın ucunda cennet ve cehennem olan sonsuz süreli kuralları mı?” diye sormadı..
Ardından yine sizlerden biri şöyle demek istedi: “Yahu o kadar günaha giriyorsunuz, bir taneye de bizim için girin örtmeyin başınızı..!”
Bu en delikanlıcasıydı..
“Peki, neden senin için günaha girecekmişim” diye sormadan direk reddettik. Zira biz önceki günahları işlerken sebep kendi nefsimizdi oysa şimdi Allah'ın yerine başkalarının dediklerini kabul ederek ilahi prensibimizden taviz verecek ve hatta Allah'ın yerine başkasını koyarak müşrik olacağız..
Peki, bize bunu emredenler ve tavsiye edenler nedir müslüman mı? Kim Allah'ın emirlerinin aksini emredebilir? Tabi ki tağutlar.. Ve onlar hakkında Kur'an'da çok hüküm var!
Sadece şunu söyleyeyim: İnsanoğlu hüsrandadır ama birbirlerine Hak ve Sabr'ı tavsiye edenler hariç (asr suresi) Bilindiği gibi Hak ve Sabr Allah'ın isimleridir, bizler sadece Rabbimizi tavsiye edenlere uymakla mükellefiz.
Tabii ki beklenen oldu ve sen bunu bir laiklik meselesi yaptın. Halbuki Laiklik devleti yönetirken halka din ve ırk gözetmeden hizmet götürme prensibiydi.. Din ve devlet işlerini birbirine karıştırmamak..
Halbuki şu devlet elini çekmedi bir türlü dinimizden.
Ezanlarımıza karıştılar 10 küsür yıl yasakladılar, camilerimizi saman deposu yaptılar, Kuranlarımızı arap harfiyle yazılmış diyerek meydanlarda toplayıp yaktılar ve şimdi de elleri bacılarımızın türbanında..
İşte ben de senden tam bu yüzden nefret ediyordum.. Sen şaklaban oldun batının elinde.. onlar gibi olmaya çalışarak kraldan fazla kralcı oldun. Hiçbir dini ve milli bir prensibin kalmadı, bütün değerlerin altüst oldu, mübarek bayramını şeker bayramı yaptılar, sana yılbaşı diyerek kendi noellerini kutlattılar, onların danslarını müziklerini öğrendin, onların dilini kültürünü öğrendin, onların dininden farklı değil yaşadığın sözde İslam, tek fark onlar arasıra kiliseye giderler (çoğu da ateisttir zaten) Onların alfabesi, onların takvimi, onların ölçüleri, onların adaleti, hukuğu... Ve Allah bile kendi mübarek ismini aldı dilinden.. Tanrı dedirtti...!
Ey kardeşim,Hepsi üzerine bir numara büyük geldi.. onlar gibi medeniyet sahibi, liberal ve demokrat olamadın sonuçta.. Halbuki alman gereken sadece ilimdi..Ve sen o hariç her türlü kepazeliği aldın..
Senden nefret ediyorum, zira bu kepazeliğe beni de alet etmek istiyorsun, koyun olmamı istiyorsun.
Benim bundan sonra en fazla bir 40 sene ömrüm var, 40 sene İNSAN olarak yaşar sabreder, ondan sonra da Büyük Dost'a kavuşur sonsuza kadar mutlu mesut yaşarım diyorum sana.
Allah'ı olmayanın efendisi çoktur.. Siz kendi derdinize yanın artık.. Allah Muntakim'dir, intikam alıcıdır. Yarın beraber oldukların “bana ihanet ettiğin gibi” sana ihanet edecekler, ama inadından vazgeçip geri döndüğünde her zaman güvenebileceğin kardeşinin nefretinin de sönmüş olduğunu göreceksin.
Zira biz Allah rızası için sever, Allah rızası için nefret ederiz.
Bu sana son sözümdür. Benim gibi olmasanda bana saygı duy, hiç değilse benim sana duyduğum kadar duy. Çünkü biz herşeye rağmen kardeşiz..
Sen ne kadar Rabbine isyan etmekte özgürsen, ben de o kadar kul olmakda özgürüm..
Bunu aslında hiç unutmaman gerekirdi!
Sunusi F. ONAY
(www.genckalem.org 'da yayınlandı)
Tuesday, February 12, 2008
Gerçekçi bir seçim sonuç analizi -22 Temmuz seçimi-
Bu yazıyı bir başarıyı taçlandırmak adına, ya da bir hezimete kılıf bulmak uğruna yazmıyorum.
Koca koca yazarların ve siyasetçilerin hala milleti aptal yerine koymalarına karşı bir tepki olarak yazıyorum. İki gündür görüyorum ki hala seçimi ve sonuçlarını analiz edebilmiş değiller, zira tuttukları taraf özgür düşünmelerini engelliyor.
Buyurun tarafsız gözle yazılmamış bu seçimin analizini de okuyun ve aslında Türk milletine nasıl hakaret ediyorlar görün…
Bizler yüce Türk milleti taraftarıyız…
CHP ve MHP’nin niye bu seçimin mağlubu olduğunu Sayın Öymen’in ve Sayın Bahçeli’nin basın açıklamalarından sonra daha iyi anladım (Sayın Baykal şoku atlatamamıştı). Evet, CHP ve MHP’nin bu zihniyetle mağlup olması kaçınılmazdı zaten.
Değerli siyasetçilerimiz özet olarak AKP’nin dağıttığı kömür sayesinde başarılı olduğunu söylüyorlardı. Yani yüce Türk milleti 1 paket kömüre gelecek 5 yılını satmış bir milletti bu elitistlere göre.
Seçimlerden önce bas bas bağırdık. CHP’nin şansı yok, zira en büyük destekçisi olan alevi kesimden bile AKP’ye kaymalar yaşanıyor, oligarşi ve bürokratik cumhuriyet savunucularından başka, bu ülkenin gençlerinden hangi söylemi ile oy alacak? Bu partinin her hangi bir projesi var mı, lafla Atatürk’ü ve cumhuriyeti savunmaktan (ya da istismar etmekten) başka? MHP hakeza…
AKP zamanında terör tırmanışa geçti denildi, bu AKP’nin değil ülke düşmanlarının bir başarısı, acaba eleştirenler ne gibi bir proje attılar ortaya?
AKP zamanında ülke parsel parsel satıldı denildi, bu satışın Atatürk ve İsmet İnönü zamanında yapılan satışın daha altında olduğu hiç söylenmedi nedense! Hatta ilk olarak AKP bu konuda sınırlamalar getirmişti.
AKP zamanında Kıbrıs satıldı denildi, ama Kıbrıs’ın gelirinin 4 kat arttığı ve uluslar arası platformda artık tanındığı ve İKÖ’ye bile üye yapıldığı, dahası, artık eski günlerinden daha milli bir duruşa sahip olduğu söylenmedi.
AKP zamanında borçların arttığı söylendi, ama eski borcun gelirin altında olduğu şimdiki borcunsa milli gelirin sadece yarısı kadar olduğu söylenmedi.
Bütün bunlar 80 yıldır ödenmeyen nemaların ödenmesi, bankalardan hortumlanan paranın vatandaşa iadesi sonrasında gerçekleşti. Yani inşaat yapılırken tamirat devam ediyordu üstelik.
Eskiden bir anayasa kitapçığı fırlatıldığında çıkan krizler, şimdi muhtıralar verildiğinde bile çıkamıyor, ekonomi o kadar temelli ki en ufak bir sarsıntı yaşamıyor, bunlar hiç dile getirilmedi.
Ve bütün Türk milletini aptal yerine koyan o açıklama yine CHP ve MHP’den geldi: “Vatandaşlarımız bizi bir poşet kömüre sattı!”
Değil kömür, CHP bana bir poşet altın verseydi, alır cebime koyar ve oyumu gider paşa paşa AKP’ye verirdim.. Çünkü biz zannettikleri kadar aptal değiliz..
Çünkü muhalefet iftira atarken AKP proje geliştiriyordu!..
Bu ülkenin vergi sistemini, bankacılık sistemini, sosyal güvenlik sistemini, hastanelerini, yollarını düzenliyordu.
Her sene bir buçuk milyon artan işsiz nüfusu %20 düşürüp istihdam sağlıyordu,
milli geliri tam 2 katına çıkarıyordu.
Bir senede sadece iç anadoluda 1000 adet fabrika açarak Guinness’e girmeye çalışıyordu.
Ülkenin yollarını 2 katına çıkararak her sene teröre verdiği şehidin 3-4 katını trafik canavarına veren ülkede kaza oranını %80 düşürüyordu.
100 bin derslik yaparak ülke eğitimine 2000 okul hediye ediyordu. Artık ders kitapları ücretsizdi üstelik.
Bu milletin gözü 1 poşet kömürde değil, icraatlardaydı. Oy kaybetmek uğruna hiçbir yalan vaatte bulunmayan bir partiyi iktidara taşıdı.
Hem de mazot 1 YTL OL-MA-YA-CAK demesine rağmen..
Hem de fındığa ederinden fazla VER-ME-YE-CE-ĞİZ demesine rağmen..
Arif olan anladı…
Bu bir ilkti.VAAD EDEN DEĞİL, ETMEYEN KAZANDI bir bakıma.
Çünkü aziz millet yalanı dolanı ayıracak ferasete sahipti.
İp atlayanlar, mazotçular, fındıkçılar, mitingciler, ülkenin 5 sene hortumlanmasına seyirci kalanlar şimdi kendi hallerine yansınlar.
Doğuda devleti temsil eden tek partinin AKP olduğu gerçeğine dikkatinizi çekerim.
En fazla sosyal demokrat adayın AKP listesinden vekil olmalarına dikkatinizi çekerim.
Bizler en sonunda oligarşi ve bürokrasi karşısında tek millet olabildik. Bunu kimseye bozdurmayacağımızı temenni ediyorum.
Tek millet.. Tek bayrak.. Tek devlet..
Beğenmediğimiz Amerikalının dediği gibi: One nation, under one God.. Yani, Bir Allah’a iman eden BİR millet..
AKP’ye oy veren-vermeyen tüm kardeşlerimiz,
Seçim sonuçları hepimize hayırlı ve uğurlu olsun. Allah, bu vatanı ve üzerinde şükürle yaşayan aziz milleti korusun ve yüceltsin.
Koca koca yazarların ve siyasetçilerin hala milleti aptal yerine koymalarına karşı bir tepki olarak yazıyorum. İki gündür görüyorum ki hala seçimi ve sonuçlarını analiz edebilmiş değiller, zira tuttukları taraf özgür düşünmelerini engelliyor.
Buyurun tarafsız gözle yazılmamış bu seçimin analizini de okuyun ve aslında Türk milletine nasıl hakaret ediyorlar görün…
Bizler yüce Türk milleti taraftarıyız…
CHP ve MHP’nin niye bu seçimin mağlubu olduğunu Sayın Öymen’in ve Sayın Bahçeli’nin basın açıklamalarından sonra daha iyi anladım (Sayın Baykal şoku atlatamamıştı). Evet, CHP ve MHP’nin bu zihniyetle mağlup olması kaçınılmazdı zaten.
Değerli siyasetçilerimiz özet olarak AKP’nin dağıttığı kömür sayesinde başarılı olduğunu söylüyorlardı. Yani yüce Türk milleti 1 paket kömüre gelecek 5 yılını satmış bir milletti bu elitistlere göre.
Seçimlerden önce bas bas bağırdık. CHP’nin şansı yok, zira en büyük destekçisi olan alevi kesimden bile AKP’ye kaymalar yaşanıyor, oligarşi ve bürokratik cumhuriyet savunucularından başka, bu ülkenin gençlerinden hangi söylemi ile oy alacak? Bu partinin her hangi bir projesi var mı, lafla Atatürk’ü ve cumhuriyeti savunmaktan (ya da istismar etmekten) başka? MHP hakeza…
AKP zamanında terör tırmanışa geçti denildi, bu AKP’nin değil ülke düşmanlarının bir başarısı, acaba eleştirenler ne gibi bir proje attılar ortaya?
AKP zamanında ülke parsel parsel satıldı denildi, bu satışın Atatürk ve İsmet İnönü zamanında yapılan satışın daha altında olduğu hiç söylenmedi nedense! Hatta ilk olarak AKP bu konuda sınırlamalar getirmişti.
AKP zamanında Kıbrıs satıldı denildi, ama Kıbrıs’ın gelirinin 4 kat arttığı ve uluslar arası platformda artık tanındığı ve İKÖ’ye bile üye yapıldığı, dahası, artık eski günlerinden daha milli bir duruşa sahip olduğu söylenmedi.
AKP zamanında borçların arttığı söylendi, ama eski borcun gelirin altında olduğu şimdiki borcunsa milli gelirin sadece yarısı kadar olduğu söylenmedi.
Bütün bunlar 80 yıldır ödenmeyen nemaların ödenmesi, bankalardan hortumlanan paranın vatandaşa iadesi sonrasında gerçekleşti. Yani inşaat yapılırken tamirat devam ediyordu üstelik.
Eskiden bir anayasa kitapçığı fırlatıldığında çıkan krizler, şimdi muhtıralar verildiğinde bile çıkamıyor, ekonomi o kadar temelli ki en ufak bir sarsıntı yaşamıyor, bunlar hiç dile getirilmedi.
Ve bütün Türk milletini aptal yerine koyan o açıklama yine CHP ve MHP’den geldi: “Vatandaşlarımız bizi bir poşet kömüre sattı!”
Değil kömür, CHP bana bir poşet altın verseydi, alır cebime koyar ve oyumu gider paşa paşa AKP’ye verirdim.. Çünkü biz zannettikleri kadar aptal değiliz..
Çünkü muhalefet iftira atarken AKP proje geliştiriyordu!..
Bu ülkenin vergi sistemini, bankacılık sistemini, sosyal güvenlik sistemini, hastanelerini, yollarını düzenliyordu.
Her sene bir buçuk milyon artan işsiz nüfusu %20 düşürüp istihdam sağlıyordu,
milli geliri tam 2 katına çıkarıyordu.
Bir senede sadece iç anadoluda 1000 adet fabrika açarak Guinness’e girmeye çalışıyordu.
Ülkenin yollarını 2 katına çıkararak her sene teröre verdiği şehidin 3-4 katını trafik canavarına veren ülkede kaza oranını %80 düşürüyordu.
100 bin derslik yaparak ülke eğitimine 2000 okul hediye ediyordu. Artık ders kitapları ücretsizdi üstelik.
Bu milletin gözü 1 poşet kömürde değil, icraatlardaydı. Oy kaybetmek uğruna hiçbir yalan vaatte bulunmayan bir partiyi iktidara taşıdı.
Hem de mazot 1 YTL OL-MA-YA-CAK demesine rağmen..
Hem de fındığa ederinden fazla VER-ME-YE-CE-ĞİZ demesine rağmen..
Arif olan anladı…
Bu bir ilkti.VAAD EDEN DEĞİL, ETMEYEN KAZANDI bir bakıma.
Çünkü aziz millet yalanı dolanı ayıracak ferasete sahipti.
İp atlayanlar, mazotçular, fındıkçılar, mitingciler, ülkenin 5 sene hortumlanmasına seyirci kalanlar şimdi kendi hallerine yansınlar.
Doğuda devleti temsil eden tek partinin AKP olduğu gerçeğine dikkatinizi çekerim.
En fazla sosyal demokrat adayın AKP listesinden vekil olmalarına dikkatinizi çekerim.
Bizler en sonunda oligarşi ve bürokrasi karşısında tek millet olabildik. Bunu kimseye bozdurmayacağımızı temenni ediyorum.
Tek millet.. Tek bayrak.. Tek devlet..
Beğenmediğimiz Amerikalının dediği gibi: One nation, under one God.. Yani, Bir Allah’a iman eden BİR millet..
AKP’ye oy veren-vermeyen tüm kardeşlerimiz,
Seçim sonuçları hepimize hayırlı ve uğurlu olsun. Allah, bu vatanı ve üzerinde şükürle yaşayan aziz milleti korusun ve yüceltsin.
Siyasi ahlaksızlık ve olası CHP-MHP koalisyonu
(Bu yazı, 22 Temmuz 2007 seçimlerinden önce, MHP liderinin AKP ile hiçbir koalisyona girmeyeceklerini açıklamasından sonra yazıldı. Konjonktürde o zamanlar gözüken akp iktidarının tek alternatifi CHP-MHP koalisyonu idi. Eğer AKP seçimlerden %47'lik bir zafer ile çıkmasaydı bizi bekleyen iktidar CHP-MHP koalisyonu olacaktı. MHP'li kardeşlerime bir ikaz olarak bu yazıyı kaleme almıştım...)
Türkiye siyasi demografisinde ülke seçmeninin %75’i sağ, %25 sol görüştedir. Yeni jenerasyonun, Türkiye’deki sol tanımına duydukları kayıtsızlık sonucu bu yapı ortaya çıkmıştır. Bana sorarsanız AKP bir sol partidir ve bu demografi analizi de dolayısıyla yanlıştır.. Ama şimdilik konumuz bu değil..
Beni asıl yaralayan şey, koltuk uğruna liderlerin seçmeni enayi yerine koymalarıdır. Seçmen üç şekilde enayi yerine koyulabilir ve maalesef ülkemizdeki bir takım siyasi partiler bu üçünü de çok büyük bir soğukkanlılıkla yapmaktadırlar, peki nedir bu seçmene takılan üç enayilik madalyası? Tek tek inceleyelim:
1. Altın kozalak ödülü:
Seçmen bu ödüle hiç olmayacak, gerçekleşmeyecek vaadlere kanması sebebi ile hak kazanır. “Kayseri’ye deniz getireceğim”, ya da “herkese 2 anahtar” gibi vaatlerdir bunlar. Buna kanıp da oy veren seçmen anca kozalak alır. Dikkat ederseniz mazottan bahsetmiyorum..
2. Altın geyik ödülü:Nispeten daha masum olan bu ödül, oy verenin sadece oyunun boşa gitmesine neden olur, ülkeyi ciddi bir kaosa sürüklemekten uzaktır. Burada parti lideri ve yönetici kadroları, seçmene geyik yaparlar:
“tek başına iktidarız”,
“iktidara yürüyoruz”,
“en büyük biziz, dünya bizim zaferimizi konuşuyor”
gibi içi boş ve manasız cümleleri inanın %2’lik oy potansiyeli olan Erbakan bile kuruyor. Seçimden sonra da hatırlamıyorlar. Bugün baktığımızda bir iki parti hariç diğer bütün partilerin baraj problemi olmasına rağmen Haydar Baş’tan, Deniz Baykal’a, Recai Kutan’dan Devlet Bahçeli’ye kadar her lider bu yalanı geniş geniş rahatlıkla söyleyebiliyor. Amaç seçmene madalya dağıtmak herhalde!
Peki bu yalan ortaya çıkıp seçim sonuçları gözlerine sokulunca azıcık yüzleri kızarıyor mu?
Tek kelimeyle HAYIR.
Peki neden?
Çünkü bu yalanı söyleme yüzsüzlüğüne alışmışlar, milleti de alıştırmışlar, kimse hesap sormuyor..
Bakın:
-Hani siz tek başına iktidardınız?
-Evet, olmadı kısmet değilmiş..
-Yahu bırak iktidarı, muhalefet olamadınız be..!
-Hıı, evet, ama bir dahaki seçimlerde…
-Ya sen daha toplumu analiz etmeyi becerememişsin, öngörün sıfır, tahmin yeteneğin berbat, anket okumayı da bilmiyorsun, akvaryumda yaşıyorsun, daha ne seçimine gireceksin?
-Biz bir dahaki seçimlerde…
-Hala seçim diyor.. Adam, sen bana yalan söyledin.. ya da aptalsın durumu okuyamıyorsun, ne iktidarı verecem ben sana, bas git..
Maalesef, seçmenle adayı arasında böyle bir diyalog olamadığı için bu yüzsüzler bir dahaki seçimlere aynı jargonla girip tekrar oy istiyorlar, ve bu ödülü sonuna kadar hak eden bir kısım halkımız da oy vermeye devam ediyor, zira onlar parti değil takım tutuyorlar, sevdikleri lider ülkeyi soysa, ailesi 9 katrilyonla buharlaşsa bu adamlar yine o politikacıya oy atacaklar çünkü mazot… neyse…
Şimdi gelelim en acı ödüle:
3. Altın Boynuz Ödülü:
Tüylerimi diken diken eden bu ödülün sahipleri oy verdikten sonra genelde dövünürler. Zira burada oy verilen parti ve lideri, seçmen tabanına tam anlamıyla ihanet eder ve boynuzu takar.
Bu durumda, eşlerin birbirlerini aldatmaları gibi bir namussuzluk, haysiyetsizlik çok rahat gözlenebilir. Hemen örnek vereyim de yanlış anlaşılma olmasın:
Mesela Komünist partisi seçimi kazanır ama faşist partinin azınlık hükümetini destekleyeceğini söyleyerek iktidar fezlekesini reddeder. Ya da laik parti seçimi kazanır ve koalisyon için başka bir laik parti dururken gider dinci bir parti ile anlaşır ve bakanlıkların yarısını onlara devreder.
Bu tabanın oyunun çöpe gitmesi demektir. Oy veren seçmen kendi ideolojisinin tam temsili yerine zıt ideolojiyi devlet yönetimine taşır ve böylece tabanına ihanet etmiş olur. O partiye oy veren laik seçmen kendi oyuyla dinci partiyi iktidara taşımış gibi olur ve bu ödülü çok acı bir şekilde hak eder. Oy vermemiş olanlarsa kurunun yanında yaşın da yanması gibi, yanarken ben demiştim edasıyla kafa sallar ve diğerinin aptallığından ötürü isyan eder.
ŞİMDİ SORUYORUM, EY ÜLKEMİN MUHAFAZAKAR VE MİLLİYETÇİ İDEOLOJİYE SAHİP VATANDAŞLARI!
Bana dürüstçe cevap verin, bir elinizi kitaba diğer elinizi de vicdanınıza koyun:
Oylarınızla CHP’nin iktidara taşınmasına razı mısınız?
Sayenizde muhafazakar muktesebattan uzak, sol bir iktidar kurulmasından yana mısınız?
Hala Mehmet Moğultay’ın atadığı kadroların demokrasiyi linç etme çalışmalarını ibretle (ve takdirle) izlerken yeni bir militan adalet bakanını koltuğa oturtmaya razı mısınız?
Örgüt kadrolarını, çocuklarımızın beyinlerini zehirlemek adına, 45 günde öğretmen yapan yeni bir militan milli eğitim bakanını görevlendirmeye hazır mısınız?
Ezanı yasaklayan, camiler kapattıran, KITleri hortumlayarak boşandığı eşine 9 trilyon nafaka veren, ülkeyi susuzluğa, çöp dağlarına, açlığa ve kuyruklara mahkum eden basit militan bürokratları görevlendirmeye hazır mısınız?
Kuran kurslarınızı kapatan, kurban derilerinize el koyan, dini eğitimi kaldıran, hastanelerde çarşaflı ihtiyar kadını tedavi etmeyip ölümüne seyirci kalacak kadar ideolojisine bağlı başhekimleri zevkle atayan hatta yetiştiren…
Allah’a ve Allah diyene düşman…
Sokaklarda sizi kurşunlayan…
binlerce gencinizi şehit eden, bir ideolojiyi iktidara taşımaya hazır mısınız?
-Üstelik CHP (o zaman SHP idi) bu tahribatın çoğunu Demirel’in kendilerini koalisyon ortağı yapmasıyla becermişti, hani kendileri de Leyla Zanaları meclise taşımışlardı! İşte sağcı bir parti kendi ideolojisine sahip rakip sağcı parti dururken (ANAP), solu getirip ortak yaparak seçmenine böyle ihanet eder-
Bu ülkenin CHP’ye gönül vermiş seçmenleri yanlış anlamasınlar lütfen, hepsi benim yurttaşım, ama bu yukarıda söylediklerim MHP ağzıyla yarım asırdır tekrarlanan terennümler.. Bunlar sizde bir tereddüt oluşturmuyor mu, Allah aşkına?
Bunları ben değil, rahmetli Başbuğ söylüyordu, hatırlıyor musunuz ismini?
MHP’ye gidecek her oy, CHP’nin iktidarına bir tuğla olacaktır, sözünü ettiğim bakanlıkların yarısı onların olacak ve sizin bu konuda bir söz hakkınız olmayacak, oyunuzla CHP kadrolarının militanlarını ülkeye yerleştireceksiniz..
Eğer bütün bunları biliyorsanız ve bir tehlike görmüyorsanız, ideolojinizle bir çelişki tespit etmeden vicdanınız rahat uyuyabilecekseniz, oyunuzu MHP’ye verirken eliniz titremesin.
Fakat biz ocaklarda böyle yetişmedik, Başbuğa her fırsatta hakaret eden ve eli kanlı katil diye saldıranları elimizle iktidara taşımak bizim ahlakımıza ve anlayışımıza, örfümüze ve din güdümüze terstir. (Siyasetçilerimiz bunu bir kez yaptılar.. %25’lik solu %75’e iktidar ettiler ve acısını hala duyuyoruz).
MHP, BBP, AKP, DP ve SP’ye vicdan olarak yakın, sağduyulu, hür düşünceli, milli değerlere sadık, muhafazakar bir “Sosyal Demokrat” olarak, bu kadar açık olduğum için şimdiden özür dilerim. Daha önce DSP’yi iktidara taşıyan ve şimdi de Baykal’ı başbakan yapmaya hazırlanan Milliyetçi Hareket’in oy verenlerinin özrünü ise asla kabul etmiyorum, onu da eğip bükmeden ifade edeyim.
Türkiye siyasi demografisinde ülke seçmeninin %75’i sağ, %25 sol görüştedir. Yeni jenerasyonun, Türkiye’deki sol tanımına duydukları kayıtsızlık sonucu bu yapı ortaya çıkmıştır. Bana sorarsanız AKP bir sol partidir ve bu demografi analizi de dolayısıyla yanlıştır.. Ama şimdilik konumuz bu değil..
Beni asıl yaralayan şey, koltuk uğruna liderlerin seçmeni enayi yerine koymalarıdır. Seçmen üç şekilde enayi yerine koyulabilir ve maalesef ülkemizdeki bir takım siyasi partiler bu üçünü de çok büyük bir soğukkanlılıkla yapmaktadırlar, peki nedir bu seçmene takılan üç enayilik madalyası? Tek tek inceleyelim:
1. Altın kozalak ödülü:
Seçmen bu ödüle hiç olmayacak, gerçekleşmeyecek vaadlere kanması sebebi ile hak kazanır. “Kayseri’ye deniz getireceğim”, ya da “herkese 2 anahtar” gibi vaatlerdir bunlar. Buna kanıp da oy veren seçmen anca kozalak alır. Dikkat ederseniz mazottan bahsetmiyorum..
2. Altın geyik ödülü:Nispeten daha masum olan bu ödül, oy verenin sadece oyunun boşa gitmesine neden olur, ülkeyi ciddi bir kaosa sürüklemekten uzaktır. Burada parti lideri ve yönetici kadroları, seçmene geyik yaparlar:
“tek başına iktidarız”,
“iktidara yürüyoruz”,
“en büyük biziz, dünya bizim zaferimizi konuşuyor”
gibi içi boş ve manasız cümleleri inanın %2’lik oy potansiyeli olan Erbakan bile kuruyor. Seçimden sonra da hatırlamıyorlar. Bugün baktığımızda bir iki parti hariç diğer bütün partilerin baraj problemi olmasına rağmen Haydar Baş’tan, Deniz Baykal’a, Recai Kutan’dan Devlet Bahçeli’ye kadar her lider bu yalanı geniş geniş rahatlıkla söyleyebiliyor. Amaç seçmene madalya dağıtmak herhalde!
Peki bu yalan ortaya çıkıp seçim sonuçları gözlerine sokulunca azıcık yüzleri kızarıyor mu?
Tek kelimeyle HAYIR.
Peki neden?
Çünkü bu yalanı söyleme yüzsüzlüğüne alışmışlar, milleti de alıştırmışlar, kimse hesap sormuyor..
Bakın:
-Hani siz tek başına iktidardınız?
-Evet, olmadı kısmet değilmiş..
-Yahu bırak iktidarı, muhalefet olamadınız be..!
-Hıı, evet, ama bir dahaki seçimlerde…
-Ya sen daha toplumu analiz etmeyi becerememişsin, öngörün sıfır, tahmin yeteneğin berbat, anket okumayı da bilmiyorsun, akvaryumda yaşıyorsun, daha ne seçimine gireceksin?
-Biz bir dahaki seçimlerde…
-Hala seçim diyor.. Adam, sen bana yalan söyledin.. ya da aptalsın durumu okuyamıyorsun, ne iktidarı verecem ben sana, bas git..
Maalesef, seçmenle adayı arasında böyle bir diyalog olamadığı için bu yüzsüzler bir dahaki seçimlere aynı jargonla girip tekrar oy istiyorlar, ve bu ödülü sonuna kadar hak eden bir kısım halkımız da oy vermeye devam ediyor, zira onlar parti değil takım tutuyorlar, sevdikleri lider ülkeyi soysa, ailesi 9 katrilyonla buharlaşsa bu adamlar yine o politikacıya oy atacaklar çünkü mazot… neyse…
Şimdi gelelim en acı ödüle:
3. Altın Boynuz Ödülü:
Tüylerimi diken diken eden bu ödülün sahipleri oy verdikten sonra genelde dövünürler. Zira burada oy verilen parti ve lideri, seçmen tabanına tam anlamıyla ihanet eder ve boynuzu takar.
Bu durumda, eşlerin birbirlerini aldatmaları gibi bir namussuzluk, haysiyetsizlik çok rahat gözlenebilir. Hemen örnek vereyim de yanlış anlaşılma olmasın:
Mesela Komünist partisi seçimi kazanır ama faşist partinin azınlık hükümetini destekleyeceğini söyleyerek iktidar fezlekesini reddeder. Ya da laik parti seçimi kazanır ve koalisyon için başka bir laik parti dururken gider dinci bir parti ile anlaşır ve bakanlıkların yarısını onlara devreder.
Bu tabanın oyunun çöpe gitmesi demektir. Oy veren seçmen kendi ideolojisinin tam temsili yerine zıt ideolojiyi devlet yönetimine taşır ve böylece tabanına ihanet etmiş olur. O partiye oy veren laik seçmen kendi oyuyla dinci partiyi iktidara taşımış gibi olur ve bu ödülü çok acı bir şekilde hak eder. Oy vermemiş olanlarsa kurunun yanında yaşın da yanması gibi, yanarken ben demiştim edasıyla kafa sallar ve diğerinin aptallığından ötürü isyan eder.
ŞİMDİ SORUYORUM, EY ÜLKEMİN MUHAFAZAKAR VE MİLLİYETÇİ İDEOLOJİYE SAHİP VATANDAŞLARI!
Bana dürüstçe cevap verin, bir elinizi kitaba diğer elinizi de vicdanınıza koyun:
Oylarınızla CHP’nin iktidara taşınmasına razı mısınız?
Sayenizde muhafazakar muktesebattan uzak, sol bir iktidar kurulmasından yana mısınız?
Hala Mehmet Moğultay’ın atadığı kadroların demokrasiyi linç etme çalışmalarını ibretle (ve takdirle) izlerken yeni bir militan adalet bakanını koltuğa oturtmaya razı mısınız?
Örgüt kadrolarını, çocuklarımızın beyinlerini zehirlemek adına, 45 günde öğretmen yapan yeni bir militan milli eğitim bakanını görevlendirmeye hazır mısınız?
Ezanı yasaklayan, camiler kapattıran, KITleri hortumlayarak boşandığı eşine 9 trilyon nafaka veren, ülkeyi susuzluğa, çöp dağlarına, açlığa ve kuyruklara mahkum eden basit militan bürokratları görevlendirmeye hazır mısınız?
Kuran kurslarınızı kapatan, kurban derilerinize el koyan, dini eğitimi kaldıran, hastanelerde çarşaflı ihtiyar kadını tedavi etmeyip ölümüne seyirci kalacak kadar ideolojisine bağlı başhekimleri zevkle atayan hatta yetiştiren…
Allah’a ve Allah diyene düşman…
Sokaklarda sizi kurşunlayan…
binlerce gencinizi şehit eden, bir ideolojiyi iktidara taşımaya hazır mısınız?
-Üstelik CHP (o zaman SHP idi) bu tahribatın çoğunu Demirel’in kendilerini koalisyon ortağı yapmasıyla becermişti, hani kendileri de Leyla Zanaları meclise taşımışlardı! İşte sağcı bir parti kendi ideolojisine sahip rakip sağcı parti dururken (ANAP), solu getirip ortak yaparak seçmenine böyle ihanet eder-
Bu ülkenin CHP’ye gönül vermiş seçmenleri yanlış anlamasınlar lütfen, hepsi benim yurttaşım, ama bu yukarıda söylediklerim MHP ağzıyla yarım asırdır tekrarlanan terennümler.. Bunlar sizde bir tereddüt oluşturmuyor mu, Allah aşkına?
Bunları ben değil, rahmetli Başbuğ söylüyordu, hatırlıyor musunuz ismini?
MHP’ye gidecek her oy, CHP’nin iktidarına bir tuğla olacaktır, sözünü ettiğim bakanlıkların yarısı onların olacak ve sizin bu konuda bir söz hakkınız olmayacak, oyunuzla CHP kadrolarının militanlarını ülkeye yerleştireceksiniz..
Eğer bütün bunları biliyorsanız ve bir tehlike görmüyorsanız, ideolojinizle bir çelişki tespit etmeden vicdanınız rahat uyuyabilecekseniz, oyunuzu MHP’ye verirken eliniz titremesin.
Fakat biz ocaklarda böyle yetişmedik, Başbuğa her fırsatta hakaret eden ve eli kanlı katil diye saldıranları elimizle iktidara taşımak bizim ahlakımıza ve anlayışımıza, örfümüze ve din güdümüze terstir. (Siyasetçilerimiz bunu bir kez yaptılar.. %25’lik solu %75’e iktidar ettiler ve acısını hala duyuyoruz).
MHP, BBP, AKP, DP ve SP’ye vicdan olarak yakın, sağduyulu, hür düşünceli, milli değerlere sadık, muhafazakar bir “Sosyal Demokrat” olarak, bu kadar açık olduğum için şimdiden özür dilerim. Daha önce DSP’yi iktidara taşıyan ve şimdi de Baykal’ı başbakan yapmaya hazırlanan Milliyetçi Hareket’in oy verenlerinin özrünü ise asla kabul etmiyorum, onu da eğip bükmeden ifade edeyim.
Friday, February 8, 2008
PARTİZANLIK
Bu ülkeyi “öldüresiye” sevenler!
Hakikaten bu ülkede iktidar olmak zor arkadaş.. Zira muhalefetin bir ölçüsü yok.. Keşke grekoromen muhalefet olsa da, hiç değilse uyulacak birkaç ilkemiz olsa. Bizi öldüren şey de işte bu “vatanseverlerin” ilkesizliği ve partizanlık.
Partizanlık, Türk milletinin çok iyi bildiği bir ur, cumhuriyetin ilanıyla kesilip alınmıştı ama tam yirmi sene sonra (1943) milliyetçilik olayları ile birlikte iktidar partisi tarafından yine hortlatıldı ve günümüzde Cumhurbaşkanı tarafından paranoya sonucu, sebep gösterilemeden atanmayan 3000 bürokrat ile artık önlenemez boyutlara ulaştı; yine neşter gerekiyor sanırım.
Önce hep beraber ezber bozalım; bu ülkenin politikacılarının ve eğitimcilerinin yıllardır söyledikleri şeylerin gerçek olmadıklarını kabul edelim. Örnek:
- Türk milletinin genlerine en uygun yönetim şekli cumhuriyettir!
Değildir!
Türk halkı 5000 yıllık (+/-) tarihinde cumhuriyeti hiç tatmamıştır ki. Aksine hep tek adamla yönetilmiş. Ne zaman karizmatik bir lidere kavuşmuşsa imparatorluk olmuş. Ve o lidere muhalif olan Türklerce (!) devleti parçalanmış dağıtılmış. Lidere olan düşmanlık yüzünden muhalefet ülkeyi batırmış. (çok ilginç!)
- Türk milleti parlamenter demokrasiye 1920 yılında geçti (yani cumhuriyetin ilanından önce).
Yanlıştır!
Türkiye (Devlet-i Ali-i Türkiyye) Meşrutiyetin ilanıyla parlamenter demokrasi ile tanışmış, 2. Meşrutiyetle birlikte sadrazamı padişahtan daha güçlü hale getirmiştir. Nitekim rejimin son günlerinde Padişah iyice süs eşyasına benzetilmiştir. Devlet idaresinde bugünkü cumhurbaşkanının padişahtan daha geniş yetkileri olduğu muhakkaktır.
İşte sevgili okuyucular, daha yüzlercesini sayabileceğimiz bu ezberler üzerinden hareketle, şimdi de ülkedeki sözde vatanseverliği ve yükselen milliyetçi/ulusalcı muhalefeti bir inceleyelim:
Siyasi manada vatanseverlik, muhalefette olan kişilerin iktidarı uyarmaları ve yol göstermeleri ile ülkeyi hatadan kurtarmaları şeklinde ifade edilebilir.Yani maksat mevcut başkanın ve iktidarın onurunu zedelemek değil, ülkeyi yanlıştan döndürmek olmalıdır.
Bunun aksi örneği Balkan savaşlarında yaşanmıştır. İttihatçı komutanların iktidarı zora sokmak uğruna Edirne’yi bile nasıl gözden çıkardıkları malumunuzdur. Ülke sözde milliyetçiler tarafından nasıl Bulgarlara ve Ruslara bırakıldı okumuşsunuzdur.
Günümüzde yaşananlar da pek farklı gözükmüyor:Bugünün muhalefet taktiği “bilmeyenler” üzerinde hakimiyet kurmak ve her yalanı bir enstrüman olarak görüp kullanma şansı doğurmaktır. Mesela “ülkenin borcu 400 milyar dolar” der muhalefet büyüğü, halbuki değildir! Sadece 180 milyar dolardır ve milli gelirin neredeyse 3 kat altındadır. Muhalefetin amacı büyümenin borçla yapıldığını ispatlamaktadır. Yani kör olanın bile gördüğü bir büyüme vardır, maksat bunu saklamak ve lekelemektir. Aslında daha muhalefetteyken bile doğrusu olmayıp da yalanı kullanan adamı, miting yaptığı alana gömmek gerekir, ama biz de o siyasi zeka pek bulunmaz. Ve bu adam hala itibar görmeye devam edebilir.
Halbuki yapıcı vatansever bir muhalefet şöyle der. “bunların politikalarıyla ancak bu kadar büyüyebildik, halbuki biz şu taşı şu taşın üzerine koyup daha da büyüyebilirdik” Ama demez, zira o zaman yol göstermiş olur, yoksa maazallah iktidar gider vatanın selameti için o taşı o taşın üzerine koyar da süper güç oluruz, Allah korusun!
Her şey yalan ve hile üzerine koyulunca ortam inanılmaz kirleniyor ve sonunda temiz bir şey kalmıyor. 1000 iftiradan biri kazayla doğru çıksa geri kalan 999’u da şüphe çekmeye başlıyor.“EĞER GEMİNİN DÜMENİNDE BEN YOKSAM, BATSIN BU GEMİ” anlayışı ülkeyi içinden çıkılmaz bir hale getirirken, aslında görebilen insana da muhalefetin nasıl bir vatanhaini olduğunu da ispatlıyor adeta. Her şehit cenazesi haberini aldığında içten içe coşkuyla sevinç çığlığı atıp meydanlara koşan ve cami avlularında hükümete, imama, şehit yakınlarına küfreden muhalefet nasıl vatanını sevebilir ki?
Bizler BABALARINI TAKİP EDEN ÇOCUKLARDAN çok çektik. Sırf babası ona oy veriyor diye düşünmeyen, takım tutar gibi parti tutan, tuttuğu partinin az oy almasını namus meselesi yapan siyasi magandalardan çok çektik. Hüseyin Üzmez ağabey bir kitabında Malatya’da göbeklerine kadar sakallı ve sarıklı, göğüslerinde tabak gibi CHP rozetiyle cami bahçesinde oturan “dinimi değiştiririm de partimi değiştirmem” diyen hacılardan bahsederdi. İşte biz bunların evlatlarından çok çektik. Onların evlatlarıydı Demirel’i 7 kez, Ecevit’i 5 kez başbakan yapan.
Soruyorum size, sağdan üç parti, soldan bir parti meclise girmiş, lider olan ise sağcı.. Kiminle koalisyon yapar? Tabi ki dünya ve siyaset görüşü birbirine uyanla değil mi? Halbuki bu millet DYP-SHP koalisyonunu gördü Demirel’le.. Bu nasıl bir aldanmışlıktır sağcı seçmen adına?
Demek ki bu ülkenin sağcısına da solcusuna da güven olmaz.. Kimin ne olduğu ne dediği belli değil? Zaten şimdilerde de CHP=MHP demiyorlar mı?
Erbakan’a sorsanız Erdoğan dinsizdir..
Baykal’a sorsanız Erdoğan dincidir..
Hiç mi değişmez bu klişe?
Hepsine göre AKP amerikancıdır, halbuki Amerika yaptığı hareketlerle ortağını zor durumda bırakır mı? Bir nefret mesajı yayınlar AKP’ye, bir anda kamuoyundaki yargıyı değiştirir! Böylece ortağının işini de kolaylaştırır!
Askere sorsanız AKP yetersizdir,
MHP’ye sorsanız AKP vatanhainidir.
E o zaman bu güvendiğimiz askeriye uyuyor mu? Anayasayı bile işine geldiği gibi yorumlayan asker-cumhurbaşkanı-chp üçlüsü neden bu vatanhainlerini tez zamanda yakalayıp idam etmiyor da hala devletin en önemli kademelerinde tutuyor? Yoksa onlar da mı vatanhaini? Zulme ortak olan da zalim değil mi sonuçta?
Birileri bize çok kötü kazık atıyor ama bu kesinlikle iktidar değil. Bence bu geminin kaptanından memnun olmayıp da gemiyi batırmak isteyenlerdir.. Danıştaya saldıranlar, Ermeniyi kurşulayanlar, Ulusu bombalayanlar.. Evinden mayın çıkan astsubaya, emekli askere ve şehit cenazeleri, çuval karşısında suspus olup, sözde rejim bekçiliğiyle aslan kesilen askere bu yazıda bir şey demiyorum.. Oy verenler de bu oyuna ortak..
Ezber bozma sırası şimdi sizde..
Not: bu yazı 22 Temmuz seçimlerinden önce yazıldı ve http://www.genckalem.org/ 'da yayınlandı. Seçimlerden sonra Türk halkı hakikaten tam da dediğim gibi ezber bozdu ve Tayyip Erdoğan'ı %48'le tekrar başa getirdi. 2. başkanlığı esnasında önce cumhurbaşkanlığı makamı elitistlerden kurtarılarak halka iade edildi, ardından ergenekon soruşturması açılarak derin devlet çökertilme operasyonu başlatıldı, aynı tarihlerde kanayan yara türbana da çare bulunmuştu.. Kısacası, Türkiye'de müthiş bir şekilde ezber bozuldu...
Hakikaten bu ülkede iktidar olmak zor arkadaş.. Zira muhalefetin bir ölçüsü yok.. Keşke grekoromen muhalefet olsa da, hiç değilse uyulacak birkaç ilkemiz olsa. Bizi öldüren şey de işte bu “vatanseverlerin” ilkesizliği ve partizanlık.
Partizanlık, Türk milletinin çok iyi bildiği bir ur, cumhuriyetin ilanıyla kesilip alınmıştı ama tam yirmi sene sonra (1943) milliyetçilik olayları ile birlikte iktidar partisi tarafından yine hortlatıldı ve günümüzde Cumhurbaşkanı tarafından paranoya sonucu, sebep gösterilemeden atanmayan 3000 bürokrat ile artık önlenemez boyutlara ulaştı; yine neşter gerekiyor sanırım.
Önce hep beraber ezber bozalım; bu ülkenin politikacılarının ve eğitimcilerinin yıllardır söyledikleri şeylerin gerçek olmadıklarını kabul edelim. Örnek:
- Türk milletinin genlerine en uygun yönetim şekli cumhuriyettir!
Değildir!
Türk halkı 5000 yıllık (+/-) tarihinde cumhuriyeti hiç tatmamıştır ki. Aksine hep tek adamla yönetilmiş. Ne zaman karizmatik bir lidere kavuşmuşsa imparatorluk olmuş. Ve o lidere muhalif olan Türklerce (!) devleti parçalanmış dağıtılmış. Lidere olan düşmanlık yüzünden muhalefet ülkeyi batırmış. (çok ilginç!)
- Türk milleti parlamenter demokrasiye 1920 yılında geçti (yani cumhuriyetin ilanından önce).
Yanlıştır!
Türkiye (Devlet-i Ali-i Türkiyye) Meşrutiyetin ilanıyla parlamenter demokrasi ile tanışmış, 2. Meşrutiyetle birlikte sadrazamı padişahtan daha güçlü hale getirmiştir. Nitekim rejimin son günlerinde Padişah iyice süs eşyasına benzetilmiştir. Devlet idaresinde bugünkü cumhurbaşkanının padişahtan daha geniş yetkileri olduğu muhakkaktır.
İşte sevgili okuyucular, daha yüzlercesini sayabileceğimiz bu ezberler üzerinden hareketle, şimdi de ülkedeki sözde vatanseverliği ve yükselen milliyetçi/ulusalcı muhalefeti bir inceleyelim:
Siyasi manada vatanseverlik, muhalefette olan kişilerin iktidarı uyarmaları ve yol göstermeleri ile ülkeyi hatadan kurtarmaları şeklinde ifade edilebilir.Yani maksat mevcut başkanın ve iktidarın onurunu zedelemek değil, ülkeyi yanlıştan döndürmek olmalıdır.
Bunun aksi örneği Balkan savaşlarında yaşanmıştır. İttihatçı komutanların iktidarı zora sokmak uğruna Edirne’yi bile nasıl gözden çıkardıkları malumunuzdur. Ülke sözde milliyetçiler tarafından nasıl Bulgarlara ve Ruslara bırakıldı okumuşsunuzdur.
Günümüzde yaşananlar da pek farklı gözükmüyor:Bugünün muhalefet taktiği “bilmeyenler” üzerinde hakimiyet kurmak ve her yalanı bir enstrüman olarak görüp kullanma şansı doğurmaktır. Mesela “ülkenin borcu 400 milyar dolar” der muhalefet büyüğü, halbuki değildir! Sadece 180 milyar dolardır ve milli gelirin neredeyse 3 kat altındadır. Muhalefetin amacı büyümenin borçla yapıldığını ispatlamaktadır. Yani kör olanın bile gördüğü bir büyüme vardır, maksat bunu saklamak ve lekelemektir. Aslında daha muhalefetteyken bile doğrusu olmayıp da yalanı kullanan adamı, miting yaptığı alana gömmek gerekir, ama biz de o siyasi zeka pek bulunmaz. Ve bu adam hala itibar görmeye devam edebilir.
Halbuki yapıcı vatansever bir muhalefet şöyle der. “bunların politikalarıyla ancak bu kadar büyüyebildik, halbuki biz şu taşı şu taşın üzerine koyup daha da büyüyebilirdik” Ama demez, zira o zaman yol göstermiş olur, yoksa maazallah iktidar gider vatanın selameti için o taşı o taşın üzerine koyar da süper güç oluruz, Allah korusun!
Her şey yalan ve hile üzerine koyulunca ortam inanılmaz kirleniyor ve sonunda temiz bir şey kalmıyor. 1000 iftiradan biri kazayla doğru çıksa geri kalan 999’u da şüphe çekmeye başlıyor.“EĞER GEMİNİN DÜMENİNDE BEN YOKSAM, BATSIN BU GEMİ” anlayışı ülkeyi içinden çıkılmaz bir hale getirirken, aslında görebilen insana da muhalefetin nasıl bir vatanhaini olduğunu da ispatlıyor adeta. Her şehit cenazesi haberini aldığında içten içe coşkuyla sevinç çığlığı atıp meydanlara koşan ve cami avlularında hükümete, imama, şehit yakınlarına küfreden muhalefet nasıl vatanını sevebilir ki?
Bizler BABALARINI TAKİP EDEN ÇOCUKLARDAN çok çektik. Sırf babası ona oy veriyor diye düşünmeyen, takım tutar gibi parti tutan, tuttuğu partinin az oy almasını namus meselesi yapan siyasi magandalardan çok çektik. Hüseyin Üzmez ağabey bir kitabında Malatya’da göbeklerine kadar sakallı ve sarıklı, göğüslerinde tabak gibi CHP rozetiyle cami bahçesinde oturan “dinimi değiştiririm de partimi değiştirmem” diyen hacılardan bahsederdi. İşte biz bunların evlatlarından çok çektik. Onların evlatlarıydı Demirel’i 7 kez, Ecevit’i 5 kez başbakan yapan.
Soruyorum size, sağdan üç parti, soldan bir parti meclise girmiş, lider olan ise sağcı.. Kiminle koalisyon yapar? Tabi ki dünya ve siyaset görüşü birbirine uyanla değil mi? Halbuki bu millet DYP-SHP koalisyonunu gördü Demirel’le.. Bu nasıl bir aldanmışlıktır sağcı seçmen adına?
Demek ki bu ülkenin sağcısına da solcusuna da güven olmaz.. Kimin ne olduğu ne dediği belli değil? Zaten şimdilerde de CHP=MHP demiyorlar mı?
Erbakan’a sorsanız Erdoğan dinsizdir..
Baykal’a sorsanız Erdoğan dincidir..
Hiç mi değişmez bu klişe?
Hepsine göre AKP amerikancıdır, halbuki Amerika yaptığı hareketlerle ortağını zor durumda bırakır mı? Bir nefret mesajı yayınlar AKP’ye, bir anda kamuoyundaki yargıyı değiştirir! Böylece ortağının işini de kolaylaştırır!
Askere sorsanız AKP yetersizdir,
MHP’ye sorsanız AKP vatanhainidir.
E o zaman bu güvendiğimiz askeriye uyuyor mu? Anayasayı bile işine geldiği gibi yorumlayan asker-cumhurbaşkanı-chp üçlüsü neden bu vatanhainlerini tez zamanda yakalayıp idam etmiyor da hala devletin en önemli kademelerinde tutuyor? Yoksa onlar da mı vatanhaini? Zulme ortak olan da zalim değil mi sonuçta?
Birileri bize çok kötü kazık atıyor ama bu kesinlikle iktidar değil. Bence bu geminin kaptanından memnun olmayıp da gemiyi batırmak isteyenlerdir.. Danıştaya saldıranlar, Ermeniyi kurşulayanlar, Ulusu bombalayanlar.. Evinden mayın çıkan astsubaya, emekli askere ve şehit cenazeleri, çuval karşısında suspus olup, sözde rejim bekçiliğiyle aslan kesilen askere bu yazıda bir şey demiyorum.. Oy verenler de bu oyuna ortak..
Ezber bozma sırası şimdi sizde..
Not: bu yazı 22 Temmuz seçimlerinden önce yazıldı ve http://www.genckalem.org/ 'da yayınlandı. Seçimlerden sonra Türk halkı hakikaten tam da dediğim gibi ezber bozdu ve Tayyip Erdoğan'ı %48'le tekrar başa getirdi. 2. başkanlığı esnasında önce cumhurbaşkanlığı makamı elitistlerden kurtarılarak halka iade edildi, ardından ergenekon soruşturması açılarak derin devlet çökertilme operasyonu başlatıldı, aynı tarihlerde kanayan yara türbana da çare bulunmuştu.. Kısacası, Türkiye'de müthiş bir şekilde ezber bozuldu...
Labels:
ak parti,
akp,
chp,
cumhuriyet,
ergenekon,
laiklik,
meclis,
mhp,
partizanlık,
rejim,
tayyip erdoğan
Irak ve İslam Dünyasının Bitkinliği
İnsanlar acımasızlar, başkalarının acıları kendi mutluluklarının kaynağı olabilir.
Mesela 5 yaşında bir çocuğun anaokuluna giderken masraflarının devlet tarafından karşılanması Irak’ın işgaline bağlıydı. Ya da bir işsizin işsizlik maaşını alabilmesi, hatta huzurevindeki insanların bakımlarının sağlanabilmesi de..
Burası milyonlarca evsizin yaşadığı ABD. Büyük bir ekonomik krizin eşiğindeki bu ülkenin insanlarının birazcık rahat edebilmeleri Irak’ın işgaline bağlıydı. Zira bu işgal bir buhranı belki 20 yıl öteleyebilirdi. Öyle de oldu. Amerika’daki evsizler hala evsiz ama sosyal güvencesi olan sınıf huzur içerisinde bir yirmi yıl geçirebilecek durumda gözüküyorlar şimdilik.
Bütün bunları niye yazıyoruz? Üstelik herkes bildiği halde? Bir noktayı fark edebilmek için:
Amerika Birleşik Devletleri kendi milletinin çıkarını düşünerek bir harekata girişti, yine de bunu yaparken kendi milletini ikna etmesi tabii ki zor olacaktı:
- “Ey milletim, yarın karnın acıkınca yiyecek ekmek bulamayacaksın, o yüzden gidelim de şu garibanların ekmeklerini alalım” demek herhalde çok büyük bir aptallık olurdu. İşte bu yüzden önce terör ve milliyetçilik ardından da dini hassasiyeti kullanarak halkını bu işe ikna etti. Bu yüzden ABD’de Irak’a giden askerlere vatansever deniliyor.
İşte bizim Müslümanlar da nedense bu konuyu görmezden gelerek kandırılan ABD vatandaşları gibi yutkunuyorlar. “Irak’ın, Afganistan’ın işgali haksızdı, kanunsuzdu biliyoruz ama Saddam da zalimdi, Taliban da ilkeldi” diyerek kendimizi avutuyoruz. Bizim bugün Amerikan düşmanı olmaya hakkımız var mı? Kendi milletinin refahı için uğraşan bir devlete bize sataşmadığı halde nasıl düşman olabiliriz?
Belki insanlık namına olabiliriz, ya da saldırıya uğrayanı kardeşimizmiş gibi görerek!
Parçalanmış, sindirilmiş İslam dünyası Saddam’ın zulmüne ne ses çıkardı ki, ABD’nin zulmüne ses çıkarsın!
Kendinizi sorgulayın, efendim!
Laik bir dünya düzeni isteyenler dinsel devlet kutuplaşmalarına rağbet etmezler (ya da devletlerin dini kutuplaşmaları da diyebiliriz). Dolayısıyla din, devletlerarasında birleştirici ya da ayırıcı bir faktör olamaz. Sırf Müslüman olduğu için bir ülke sevilmez, ya da sırf Hıristiyan olduğu için bir ülkeden nefret etmezsiniz. Demek ki İslam konferansı teşkilatı ölü doğmuş bir bebektir. En azından bizim için.
Fakat ne hikmettir ki, bu yapılan işgale “Haçlı seferi” denildiğinde celalleniyoruz. Sebep? Biri size olmayan devlet dininizi mi hatırlattı? Kompleksiniz mi var? Hıristiyan evanjelist amerikan askerleri ilahiler söyleyerek ıraklı kadın ve çocukları tarıyorlar, yakıyorlar bu sizi neden rahatsız ediyor. Yanıbaşınızda olduğu için mi? Yoksa onlar müslüman olduğu için mi? Ya da katiller hıristiyan ilahileri söyledikleri ve savaşlarına bir cihat havası verdikleri için mi?
İnsanlık adına demeyin, zira Ruanda’da 100 günde 2 milyon kişi palalarla biçilirken bu kadar umursamamıştınız.
Evet açık seçik ifade edelim, onlar Müslüman oldukları için değil, zira Saddam’da katliamlar yapıyordu, duyuyorduk ama kıpırdamıyorduk, zira Saddam müslüman sayılırdı.Bizi rahatsız eden, bu savaşa “Haçlı Seferi” denmesi olmuştu.
Peki rahatsız olduk da ne oldu? İslam ülkeleri ve onların kukla otoriteleri bir şey yapabildiler mi? Meydanlarda belki biraz bağırdık sesimiz kısıldı, su içtik falan, ama hepimiz mitinglerden sonra evlerimize dağılıp magazin haberleri ve dizilerimize geri döndük. Gülüp eğlenmeye devam ettik.
Kendi adıma konuşuyorum. Televizyonda Iraklı bir ailenin acısını görünce gözlerim yaşarır gibi oluyor, sonra bir sigara yakıp kanalı değiştiriyorum ve gülmeye eğlenmeye rötarlı devam.
Gerçek şu ki, orada ölen adamı kendi kardeşim saysaydım evimde televizyon bile açmaz, bir daha müzik bile dinlemezdim. Ne yapar eder bir silah bulur ve Irak’a gider ilk gördüğüm ecnebi askerin kafasına sıkardım. Ya da sıkamadan ben de düşerdim.
Ümmetçilik içi boş bir kavram değildir. Kendini Muhammed ümmetinden saymayan kişi müslüman değildir. Ümmetten olduğunu kabul edense ümmetin diğer mensubunu kardeşi bilir. Irzını ve namusunu korur.
Fakat bugün İslam ülkelerinin farklı bayrak ve sınırlarla birbirlerini düşman gibi ayırmaları bile herhangi bir din kardeşliğinin nakıslığını göz önüne seriyor. Bugün bir Avrupa Birliği bile müstakil bir devlet havasında birlik ruhunu yaşarken (en azından çaba gösterirken), müslümanlar birbirlerini kıskanan, cahil, kir pas içerisinde bir aşiret havası veriyorlar.
Özümüzden ne kadar uzaklaşırsak o kadar acı çekeriz; ve bir gün bize acıyan da olmayacak. Tıpkı Iraklı gibi..
Şimdi görevini yapanlara (ABD gibi) hakaret etmeyi bırakın da yapmayanlara bir bakın..
Mesela 5 yaşında bir çocuğun anaokuluna giderken masraflarının devlet tarafından karşılanması Irak’ın işgaline bağlıydı. Ya da bir işsizin işsizlik maaşını alabilmesi, hatta huzurevindeki insanların bakımlarının sağlanabilmesi de..
Burası milyonlarca evsizin yaşadığı ABD. Büyük bir ekonomik krizin eşiğindeki bu ülkenin insanlarının birazcık rahat edebilmeleri Irak’ın işgaline bağlıydı. Zira bu işgal bir buhranı belki 20 yıl öteleyebilirdi. Öyle de oldu. Amerika’daki evsizler hala evsiz ama sosyal güvencesi olan sınıf huzur içerisinde bir yirmi yıl geçirebilecek durumda gözüküyorlar şimdilik.
Bütün bunları niye yazıyoruz? Üstelik herkes bildiği halde? Bir noktayı fark edebilmek için:
Amerika Birleşik Devletleri kendi milletinin çıkarını düşünerek bir harekata girişti, yine de bunu yaparken kendi milletini ikna etmesi tabii ki zor olacaktı:
- “Ey milletim, yarın karnın acıkınca yiyecek ekmek bulamayacaksın, o yüzden gidelim de şu garibanların ekmeklerini alalım” demek herhalde çok büyük bir aptallık olurdu. İşte bu yüzden önce terör ve milliyetçilik ardından da dini hassasiyeti kullanarak halkını bu işe ikna etti. Bu yüzden ABD’de Irak’a giden askerlere vatansever deniliyor.
İşte bizim Müslümanlar da nedense bu konuyu görmezden gelerek kandırılan ABD vatandaşları gibi yutkunuyorlar. “Irak’ın, Afganistan’ın işgali haksızdı, kanunsuzdu biliyoruz ama Saddam da zalimdi, Taliban da ilkeldi” diyerek kendimizi avutuyoruz. Bizim bugün Amerikan düşmanı olmaya hakkımız var mı? Kendi milletinin refahı için uğraşan bir devlete bize sataşmadığı halde nasıl düşman olabiliriz?
Belki insanlık namına olabiliriz, ya da saldırıya uğrayanı kardeşimizmiş gibi görerek!
Parçalanmış, sindirilmiş İslam dünyası Saddam’ın zulmüne ne ses çıkardı ki, ABD’nin zulmüne ses çıkarsın!
Kendinizi sorgulayın, efendim!
Laik bir dünya düzeni isteyenler dinsel devlet kutuplaşmalarına rağbet etmezler (ya da devletlerin dini kutuplaşmaları da diyebiliriz). Dolayısıyla din, devletlerarasında birleştirici ya da ayırıcı bir faktör olamaz. Sırf Müslüman olduğu için bir ülke sevilmez, ya da sırf Hıristiyan olduğu için bir ülkeden nefret etmezsiniz. Demek ki İslam konferansı teşkilatı ölü doğmuş bir bebektir. En azından bizim için.
Fakat ne hikmettir ki, bu yapılan işgale “Haçlı seferi” denildiğinde celalleniyoruz. Sebep? Biri size olmayan devlet dininizi mi hatırlattı? Kompleksiniz mi var? Hıristiyan evanjelist amerikan askerleri ilahiler söyleyerek ıraklı kadın ve çocukları tarıyorlar, yakıyorlar bu sizi neden rahatsız ediyor. Yanıbaşınızda olduğu için mi? Yoksa onlar müslüman olduğu için mi? Ya da katiller hıristiyan ilahileri söyledikleri ve savaşlarına bir cihat havası verdikleri için mi?
İnsanlık adına demeyin, zira Ruanda’da 100 günde 2 milyon kişi palalarla biçilirken bu kadar umursamamıştınız.
Evet açık seçik ifade edelim, onlar Müslüman oldukları için değil, zira Saddam’da katliamlar yapıyordu, duyuyorduk ama kıpırdamıyorduk, zira Saddam müslüman sayılırdı.Bizi rahatsız eden, bu savaşa “Haçlı Seferi” denmesi olmuştu.
Peki rahatsız olduk da ne oldu? İslam ülkeleri ve onların kukla otoriteleri bir şey yapabildiler mi? Meydanlarda belki biraz bağırdık sesimiz kısıldı, su içtik falan, ama hepimiz mitinglerden sonra evlerimize dağılıp magazin haberleri ve dizilerimize geri döndük. Gülüp eğlenmeye devam ettik.
Kendi adıma konuşuyorum. Televizyonda Iraklı bir ailenin acısını görünce gözlerim yaşarır gibi oluyor, sonra bir sigara yakıp kanalı değiştiriyorum ve gülmeye eğlenmeye rötarlı devam.
Gerçek şu ki, orada ölen adamı kendi kardeşim saysaydım evimde televizyon bile açmaz, bir daha müzik bile dinlemezdim. Ne yapar eder bir silah bulur ve Irak’a gider ilk gördüğüm ecnebi askerin kafasına sıkardım. Ya da sıkamadan ben de düşerdim.
Ümmetçilik içi boş bir kavram değildir. Kendini Muhammed ümmetinden saymayan kişi müslüman değildir. Ümmetten olduğunu kabul edense ümmetin diğer mensubunu kardeşi bilir. Irzını ve namusunu korur.
Fakat bugün İslam ülkelerinin farklı bayrak ve sınırlarla birbirlerini düşman gibi ayırmaları bile herhangi bir din kardeşliğinin nakıslığını göz önüne seriyor. Bugün bir Avrupa Birliği bile müstakil bir devlet havasında birlik ruhunu yaşarken (en azından çaba gösterirken), müslümanlar birbirlerini kıskanan, cahil, kir pas içerisinde bir aşiret havası veriyorlar.
Özümüzden ne kadar uzaklaşırsak o kadar acı çekeriz; ve bir gün bize acıyan da olmayacak. Tıpkı Iraklı gibi..
Şimdi görevini yapanlara (ABD gibi) hakaret etmeyi bırakın da yapmayanlara bir bakın..
Labels:
amerika,
bush,
İKÖ,
ırak,
islam,
laiklik,
müslümanlar,
saddam,
terör,
ümmetçilik
Tuesday, May 15, 2007
Dünya Solu ve Türk Solu
Sol ne demek?
Önce bunu bilmek lazım.
Solculuk, içinde milyonlarca rejimi barındırabilen bir ideolojidir.
Bizler kısaca sosyal demokrasi yanlılarına solcu diyoruz.
Kamu teşebbüslerini adilce yönetme ve sınıf ayrımcılığını ortadan kaldırmak adına, solculuk aynı zamanda halkçılıktır. Bunun yanısıra bütün bu enstrümanları bir disiplin altında kontrol edebilmek için bir miktar da devletçi olmak zorundadır. Ama bunun ölçüsü de demokratlığındadır. Yani otoriter ve totaliter değil, faşist baskıcı hiç değil, jakoben asla değil, solculuk sadece SOSYAL DEMOKRAT bir kimliktir.
Dünyada bu tanım ışığında solcu olmayan zihniyetler ya anarşisttir ya da faşisttir; yani kontra ideolojiler solcu olmayanlarca böyle tanımlanır. Mesela, sapına kadar bireyselci olan bir kişi anarşist olarak damgalanabilir, ya da muhafazakar olanlar faşist olarak yaftalanabilir.
Türkiye'de ise solculara kontraları tarafından faşist denir.
Zira sol kendi evrensel kabul ettiği doğrulara faşizan bir tavırla sahip çıkar.
Örnek: Kendini solcu olarak tanımlayan İnönü üniversitesi rektörünün konuşması: "Değil %35'le %95'le bile gelseler bir şey ifade etmez, bu cumhuriyet bizimdir ve bizim kalacaktır" (seçilmiş hükümete söylüyor).
Diğer bir örnek, solcu olarak tanımlanan Cumhuriyet gazetesinden: "Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremedi". İşte bu kadar halktan kopuk elitist ve ironik bir zihniyet! Şaka değil bu manşet!
Bundan elli sene önce sarfedilen bir cümle ise ayrı bir ironidir. "Bu memleketi Hasa Hüso'mu idare edecek" İşte bu da 1946'daki CHP'nin kendi elitlerine DP hakkındaki serzenişiydi. Bu da Türk solunun halkı nasıl cahil bir serseri olarak gördüğünün kanıtıdır.
Bugün de Türk solcuları yeni bir öneri getirerek solculuk ile aristokrasiyi birbirine karıştırıyorlar:
"okuma yazma bilmeyenlerin oyu bir oy sayılsın, ilköğrenim mezunlarınınki iki, liselilerin üç, üniversitelilerin dört, yüksek lisans ve sonrasının oyu ise beş oy değerinde olsun"
Tamam bu bir fikirdir. Belki de doğrudur.. Ama bu aristokrasidir. Solculukla bir alakası yoktur. Cebinde okumaya hatta geçimini sağlamaya yetecek parası olmayan adamın dünya görüşü önemli değildir ve ülke yönetiminde söz sahibi olması da gerçekten anlamsızdır belki (!)
Dönemin CHP'li Ankara valisi Nevzat Tandoğan'ın şu sözü ne kadar aydınlatıcıdır: "Eğer memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz" işte olaylara ve halka bakan gözlük Türk solunda budur.
CHP, kuruluş amacının aksine 80 yıldır Türk solunu temsil ediyor sözde; ama Ata'nın partiden ayrılmasıyla önce devlet partisi oldu ardından adı hep cuntalarla anıldı, her zaman halka karşıydı, kılığı, kıyafeti, dili, inancı, kültürü hep battı parti elitlerine, bu yüzden CHP'liler, CHP'nin politikalarına bakıp bir seçim sloganı hediye etmiştir kendilerine hem de inanarak: "HALKA RAĞMEN HALK İÇİN"
Bugünkü iktidar partisi ise muhafazakar yapısıyla kendini sağcı olarak hissettiriyor, ama yaptığı uygulamalar tam bir sosyal demokrat parti havasında. Sosyal güvenlik yasalarında kamu yararına yapılan köklü değişiklikler, cumhuriyet tarihinde ilk kez nema dağıtımları hep bu hükümet devrinde gözüken olaylardan bazıları ama özelleştirmeye verilen önem ise solcu ekonomik politikaların aksinde bir görüntü sergiliyor.
Gerçekte bu kavramlar insan yararı doğrultusunda sürekli değişen ve gelişen kavramlar olup çıktılar ve sabit kalamadılar.
Dünya, geçmişte nasyonel sosyalizm adı altında faşist bir sosyalizm yapılanmasına tanık oldu. Çin'deki Maocu sosyalizm ise okullara düşmandı adeta. Köylünün ve çifçinin okuması sadece kafa karışıklığına yol açar diye düşünüp temel eğitimin ardından okumaya devam etmeyi oldukça zorlaştırıyorlar ve insanlara sadece komünist sisteme bağlılığı öğretiyorlardı. Daha sonra saksafonu emperyalist bir müzik aracı olarak görüp ülkede yasaklayan bir Castro sosyalizmine tanık olduk Küba'da. Hızlı bir kamulaştırma ile ülkeyi ekonomik olarak devletin tekeline sokan bir sosyalizm anlayışıydı bu ve her sosyalist rejim gibi bu rejim de muhaliflerini sustururken uyguladığı metodlar yüzünden faşist olarak anıldı. Kaddafinin yeşil sosyalizmine de hep beraber şaştık. Ve şu muhteşem sözü hatırladık: "Kaç tane sosyalist varsa o kadar sosyalizm vardır".
Sonuçta özgürlük demek olan sosyalizmin ne kadar baskıcı olmak zorunda kaldığına şahit olmuş olduk.
Bunun yanında, çeşitli ülkelerdeki sol partiler, bizlere sosyal demokrasinin olması gereken yeri de gösterdiler.
Mesela, Finlandiya'da meslek sınıflarının olmaması bir statü karmaşıklığına yol açmıyordu. Bütün iskandinavyada sosyal bilinç bu düzeyde idi. Bir üniversite profesörü ve bedeniyle çalışan bir işçi toplumun her kademesinde eşit oluyorlar ve birbirlerine kompleksle bakmıyorlardı. Bunun tam aksini İngiltere yüksek sosyetesini oluşturan ateist aristokrat sosyalistlerde gördük. Onlar, sınıflarını olanca güçleri savunurken sosyalist olduklarını iddia edebiliyorlardı.
Tıpkı günümüzün Türkiye solcuları gibi.
Fransa'nın hemen hemen 2 ay hüküm süren jakoben terör rejiminin satınalınamaz ihtilalcisi Robespierre bütün dinlere açık savaş ilan etmişti. Bunu da Türkiye'de uygulamaya kalktılar ve Türk solu en azından protestan bir müslümanlık icad etmeye kalktı (zira robespierre bile toplumun bir inancı olması gerektiğini söylüyordu) ama bu aşı da tutmadı ve proje şimdilik rafa kalktı. Ama Türk solcuları halkın dinine olan düşmanlıklarını gizliden gizliye sürdürmeye devam ettiler.
Aslında belki de böyle olmalıydı. zira Kur'an'da var olan ayetlerin her birine iman edebiliyor olmak bir süre sonra sizi sistem düşmanlığına itebiliyordu. Zira İslam sadece namaz kılmak ve oruç tutmak değildi. Toplumsal emirleri ve sosyal sorumluluk yükleme özellikleri de vardır. Bu, aynı zamanda Kur'an'ın kanun koyuculuk yönünden kaynaklanıyordı.
Bu şekilde, İslam, bazı yönleriyle solcu bir din olmasına rağmen, türkiye solcuları ile anlaşamadı. Bunun en önemli nedenlerinden biri de Türkiye solcularının LAİKLİK fikrini anlamıyor ve dini her zaman kontrollerinde tutmak istiyor oluşlarından kaynaklanıyordu. İslam ise kontrolden uzak ayrı bir kontrol sistemiydi.
Sonuçta kendini müslüman zanneden ve aynı zamanda "kahrolsun şeriat" diyerek kendi dinlerine hakaret eden cahiller türediler. Zira şeriat sistem demekti. Bu sistem müslüman olan insanın dünya görüşünü düzenleyen Kur'an'dan başkası değildi. Yani hem Kahrolsun Kur'an diyeceksiniz hem de müslüman olduğunuzu iddia edebileceksiniz. Bu, sürekli şarap içip sarhoş olmak istemeyen adamın durumuna benziyor.
Kısaca Türk solu dünya solunun hiçbir tarafında değildir.
Kendi koyduğu kuralları bile tanımayan, anlamayan oldukça karmaşık ve girift bir yapısı vardır. Bu durum onun jakobenliğinden kaynaklanır. Bu jakobenliğin bir sonucu olarak, prizmatik bir kitleye hitap ettiğini düşünse de aksine tek tip bir insan modelini benimser ve kendine örnek olarak seçer. Bunu kemalist olarak adlandırır ve dünya solunun kabul etmeyeceği ölçüde milliyetçi ve devletçidir. "Halka rağmen"dir, halk için olduğunu varsayar, fakat aslında sevdiği, benimsediği, korumak istediği ve sürdürmek zorunda olduğu tek şey SİSTEM'dir.
Biraz daha ileri giderek şunu da söyleyebiliriz, Türk solu sistemi korumak için, ulusun ve vatanın varlığını bile riske atar. Yeterki dini olarak kabul ettiği sistem bir şekilde sürsün. İlla bağımsız bir devlet ve ulusa ihtiyaç yoktur aslında, gerektiğinde bunu diasporada sürdürmeyi de göze alırlar. Tıpkı İttihat ve Terakki'nin Fransa'da yaptığı gibi... Düşman olarak gördüğü sisteme karşı dost edinemeyeceği kimse yoktur.
İşte bizler, bu yüzden, kendimizi dünyaya bakınca solcu olarak adlandırsak da, Türk solunun vatanhaini olduğunu düşünüyor ve Türk solunu temsil ettiğini söyleyen her gruba -makro olarak olmasa da, bilinçlilerine ve sistem koruyucularına- bu gözle bakıyoruz.
Sunusi fazıl ONAY
BOSTANCI 99'ers
Önce bunu bilmek lazım.
Solculuk, içinde milyonlarca rejimi barındırabilen bir ideolojidir.
Bizler kısaca sosyal demokrasi yanlılarına solcu diyoruz.
Kamu teşebbüslerini adilce yönetme ve sınıf ayrımcılığını ortadan kaldırmak adına, solculuk aynı zamanda halkçılıktır. Bunun yanısıra bütün bu enstrümanları bir disiplin altında kontrol edebilmek için bir miktar da devletçi olmak zorundadır. Ama bunun ölçüsü de demokratlığındadır. Yani otoriter ve totaliter değil, faşist baskıcı hiç değil, jakoben asla değil, solculuk sadece SOSYAL DEMOKRAT bir kimliktir.
Dünyada bu tanım ışığında solcu olmayan zihniyetler ya anarşisttir ya da faşisttir; yani kontra ideolojiler solcu olmayanlarca böyle tanımlanır. Mesela, sapına kadar bireyselci olan bir kişi anarşist olarak damgalanabilir, ya da muhafazakar olanlar faşist olarak yaftalanabilir.
Türkiye'de ise solculara kontraları tarafından faşist denir.
Zira sol kendi evrensel kabul ettiği doğrulara faşizan bir tavırla sahip çıkar.
Örnek: Kendini solcu olarak tanımlayan İnönü üniversitesi rektörünün konuşması: "Değil %35'le %95'le bile gelseler bir şey ifade etmez, bu cumhuriyet bizimdir ve bizim kalacaktır" (seçilmiş hükümete söylüyor).
Diğer bir örnek, solcu olarak tanımlanan Cumhuriyet gazetesinden: "Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremedi". İşte bu kadar halktan kopuk elitist ve ironik bir zihniyet! Şaka değil bu manşet!
Bundan elli sene önce sarfedilen bir cümle ise ayrı bir ironidir. "Bu memleketi Hasa Hüso'mu idare edecek" İşte bu da 1946'daki CHP'nin kendi elitlerine DP hakkındaki serzenişiydi. Bu da Türk solunun halkı nasıl cahil bir serseri olarak gördüğünün kanıtıdır.
Bugün de Türk solcuları yeni bir öneri getirerek solculuk ile aristokrasiyi birbirine karıştırıyorlar:
"okuma yazma bilmeyenlerin oyu bir oy sayılsın, ilköğrenim mezunlarınınki iki, liselilerin üç, üniversitelilerin dört, yüksek lisans ve sonrasının oyu ise beş oy değerinde olsun"
Tamam bu bir fikirdir. Belki de doğrudur.. Ama bu aristokrasidir. Solculukla bir alakası yoktur. Cebinde okumaya hatta geçimini sağlamaya yetecek parası olmayan adamın dünya görüşü önemli değildir ve ülke yönetiminde söz sahibi olması da gerçekten anlamsızdır belki (!)
Dönemin CHP'li Ankara valisi Nevzat Tandoğan'ın şu sözü ne kadar aydınlatıcıdır: "Eğer memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz" işte olaylara ve halka bakan gözlük Türk solunda budur.
CHP, kuruluş amacının aksine 80 yıldır Türk solunu temsil ediyor sözde; ama Ata'nın partiden ayrılmasıyla önce devlet partisi oldu ardından adı hep cuntalarla anıldı, her zaman halka karşıydı, kılığı, kıyafeti, dili, inancı, kültürü hep battı parti elitlerine, bu yüzden CHP'liler, CHP'nin politikalarına bakıp bir seçim sloganı hediye etmiştir kendilerine hem de inanarak: "HALKA RAĞMEN HALK İÇİN"
Bugünkü iktidar partisi ise muhafazakar yapısıyla kendini sağcı olarak hissettiriyor, ama yaptığı uygulamalar tam bir sosyal demokrat parti havasında. Sosyal güvenlik yasalarında kamu yararına yapılan köklü değişiklikler, cumhuriyet tarihinde ilk kez nema dağıtımları hep bu hükümet devrinde gözüken olaylardan bazıları ama özelleştirmeye verilen önem ise solcu ekonomik politikaların aksinde bir görüntü sergiliyor.
Gerçekte bu kavramlar insan yararı doğrultusunda sürekli değişen ve gelişen kavramlar olup çıktılar ve sabit kalamadılar.
Dünya, geçmişte nasyonel sosyalizm adı altında faşist bir sosyalizm yapılanmasına tanık oldu. Çin'deki Maocu sosyalizm ise okullara düşmandı adeta. Köylünün ve çifçinin okuması sadece kafa karışıklığına yol açar diye düşünüp temel eğitimin ardından okumaya devam etmeyi oldukça zorlaştırıyorlar ve insanlara sadece komünist sisteme bağlılığı öğretiyorlardı. Daha sonra saksafonu emperyalist bir müzik aracı olarak görüp ülkede yasaklayan bir Castro sosyalizmine tanık olduk Küba'da. Hızlı bir kamulaştırma ile ülkeyi ekonomik olarak devletin tekeline sokan bir sosyalizm anlayışıydı bu ve her sosyalist rejim gibi bu rejim de muhaliflerini sustururken uyguladığı metodlar yüzünden faşist olarak anıldı. Kaddafinin yeşil sosyalizmine de hep beraber şaştık. Ve şu muhteşem sözü hatırladık: "Kaç tane sosyalist varsa o kadar sosyalizm vardır".
Sonuçta özgürlük demek olan sosyalizmin ne kadar baskıcı olmak zorunda kaldığına şahit olmuş olduk.
Bunun yanında, çeşitli ülkelerdeki sol partiler, bizlere sosyal demokrasinin olması gereken yeri de gösterdiler.
Mesela, Finlandiya'da meslek sınıflarının olmaması bir statü karmaşıklığına yol açmıyordu. Bütün iskandinavyada sosyal bilinç bu düzeyde idi. Bir üniversite profesörü ve bedeniyle çalışan bir işçi toplumun her kademesinde eşit oluyorlar ve birbirlerine kompleksle bakmıyorlardı. Bunun tam aksini İngiltere yüksek sosyetesini oluşturan ateist aristokrat sosyalistlerde gördük. Onlar, sınıflarını olanca güçleri savunurken sosyalist olduklarını iddia edebiliyorlardı.
Tıpkı günümüzün Türkiye solcuları gibi.
Fransa'nın hemen hemen 2 ay hüküm süren jakoben terör rejiminin satınalınamaz ihtilalcisi Robespierre bütün dinlere açık savaş ilan etmişti. Bunu da Türkiye'de uygulamaya kalktılar ve Türk solu en azından protestan bir müslümanlık icad etmeye kalktı (zira robespierre bile toplumun bir inancı olması gerektiğini söylüyordu) ama bu aşı da tutmadı ve proje şimdilik rafa kalktı. Ama Türk solcuları halkın dinine olan düşmanlıklarını gizliden gizliye sürdürmeye devam ettiler.
Aslında belki de böyle olmalıydı. zira Kur'an'da var olan ayetlerin her birine iman edebiliyor olmak bir süre sonra sizi sistem düşmanlığına itebiliyordu. Zira İslam sadece namaz kılmak ve oruç tutmak değildi. Toplumsal emirleri ve sosyal sorumluluk yükleme özellikleri de vardır. Bu, aynı zamanda Kur'an'ın kanun koyuculuk yönünden kaynaklanıyordı.
Bu şekilde, İslam, bazı yönleriyle solcu bir din olmasına rağmen, türkiye solcuları ile anlaşamadı. Bunun en önemli nedenlerinden biri de Türkiye solcularının LAİKLİK fikrini anlamıyor ve dini her zaman kontrollerinde tutmak istiyor oluşlarından kaynaklanıyordu. İslam ise kontrolden uzak ayrı bir kontrol sistemiydi.
Sonuçta kendini müslüman zanneden ve aynı zamanda "kahrolsun şeriat" diyerek kendi dinlerine hakaret eden cahiller türediler. Zira şeriat sistem demekti. Bu sistem müslüman olan insanın dünya görüşünü düzenleyen Kur'an'dan başkası değildi. Yani hem Kahrolsun Kur'an diyeceksiniz hem de müslüman olduğunuzu iddia edebileceksiniz. Bu, sürekli şarap içip sarhoş olmak istemeyen adamın durumuna benziyor.
Kısaca Türk solu dünya solunun hiçbir tarafında değildir.
Kendi koyduğu kuralları bile tanımayan, anlamayan oldukça karmaşık ve girift bir yapısı vardır. Bu durum onun jakobenliğinden kaynaklanır. Bu jakobenliğin bir sonucu olarak, prizmatik bir kitleye hitap ettiğini düşünse de aksine tek tip bir insan modelini benimser ve kendine örnek olarak seçer. Bunu kemalist olarak adlandırır ve dünya solunun kabul etmeyeceği ölçüde milliyetçi ve devletçidir. "Halka rağmen"dir, halk için olduğunu varsayar, fakat aslında sevdiği, benimsediği, korumak istediği ve sürdürmek zorunda olduğu tek şey SİSTEM'dir.
Biraz daha ileri giderek şunu da söyleyebiliriz, Türk solu sistemi korumak için, ulusun ve vatanın varlığını bile riske atar. Yeterki dini olarak kabul ettiği sistem bir şekilde sürsün. İlla bağımsız bir devlet ve ulusa ihtiyaç yoktur aslında, gerektiğinde bunu diasporada sürdürmeyi de göze alırlar. Tıpkı İttihat ve Terakki'nin Fransa'da yaptığı gibi... Düşman olarak gördüğü sisteme karşı dost edinemeyeceği kimse yoktur.
İşte bizler, bu yüzden, kendimizi dünyaya bakınca solcu olarak adlandırsak da, Türk solunun vatanhaini olduğunu düşünüyor ve Türk solunu temsil ettiğini söyleyen her gruba -makro olarak olmasa da, bilinçlilerine ve sistem koruyucularına- bu gözle bakıyoruz.
Sunusi fazıl ONAY
BOSTANCI 99'ers
Monday, April 30, 2007
Atatürk'ün Mirası
(Bu yazı irtica çığırtkanlarına kapak olsun!..)
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, hayatını ortaya koyarak, bize çok önemli 3 miras bırakmıştı :
1. Türk bayrağı
2. İstiklal Marşı
3. Hakimiye-i Milliye
İkisini korumayı başardık ama üçüncüsünü koruyamadık. İkisini koruduk, çünkü Ata onları değişmez ilkelerle sigortalatmıştı, ama üçüncüsüne bir kılıf uydurdular ve elimizden çaldılar. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletten alındı ve oligarşiye teslim edildi. Bunu yapanlar en güzel maskeyi taktılar yakalanmamak için, Atatürkçülük ve laik devrim koruyuculuğu maskesini.
Bugün yeniden bayrak seçilecek olsa, bu Türk bayrağı ilk ona bile giremez. Nedeni belli, üzerinde Hilal var, malum islam’ın sembolü ve laiklik ilkesine aykırı. Ama Atatürk seçtirirdi… Ve seçtirdi...
Bugün yeniden istiklal marşı seçilecek olsa bu Türk istiklal marşı ilk ona bile giremez. Nedeni belli, sanki Bursa hutbesi gibi, laikliğe aykırı, inanmayan 10 kıtayı açsın okusun. Hem zaten yazarı da sakıncalı. Ama Atatürk seçtirirdi… Ve seçtirdi...
Bugün hakimiyet halkta değil. Bir avuç elitist ülke yönetmek için bürokratik bir cumhuriyet kurmuşlar sanki. Ata’nın ölümünden sonra çöreklendikleri devlet kadrolarında ne din düşmanlığı bıraktılar ne halk düşmanlığı. Şimdi de, bugüne kadar var olan bütün kurallar, sanki ilk defa uygulanıyormuş gibi horozlanıyorlar meydanlarda. Daha önce bu faşizme ses çıkarmayanlar kümesini tilki basmış tavuklar gibi ötüşüyorlar…
Neredeydiniz mütedeyyinler aşamasın diye seçim barajları konarken…
Neredeydiniz cumhurbaşkanını 7 kez asker 3 kez parlamento seçerken…
Neredeydiniz cumhurbaşkanını iktidara karşı padişah yetkileri ile donatırken…
Neredeydiniz halkın %20’sinin oyunu almış partiler kapatılırken…
Neredeydiniz küçücük kızlar okul önlerinde coplanırken…
Neredeydiniz Anayasalar değiştirilirken, meclisler feshedilirken, başbakanlar asılırken…
Gücünüz elinizden çıkınca mı hatırladınız değerleri ve demokratik rejimi?
Cumhurbaşkanın eşi türbanlı olur muymuş?
Abdullah Gül dediğin Atatürk mü, densiz!
Ancak Atatürk çıkar Çankaya’ya TÜRBANLI HANIMI İLE.
Ancak Atatük açar meclisi mevlid ve Kur’an okutarak…
Ancak Atatürk’ün subayları gider savaşa Ankara Hipodromunda orduya Tuğ generalin kıldırdığı Cum’a namazının ardından…
Ancak Atatürk "devlet adamı sıfatıyla" camilerde hutbe okuyabilir…
Peki neden?
Çünkü başka delikanlı yok
Bu Atatürkçüler, Atamızı Dolmabahçede öldürdüklerinden beri başka da delikanlı gelmedi.
Şimdi 11. Cumhurbaşkanını seçiyorlar, dur bakalım..!
Bu millet Atatürk’ünü babası gibi sever de, Atatürkçülerden niye bu kadar nefret eder azıcık anlasaydınız zaten, size “Faşistsiniz” demezdik. Siz kendi dinsizliklerinize Atatürk’ü alet ede durun, galiba 3. miras geri dönüyor, hadi bakalım…
Doldurun şimdi meydanları, yürümekle yollar aşınmaz…
Sanki doğuda 1 milyon kişi yürüse Kürdistana ilhak olabilecekler.
Kaderimizi mitingler değil sandıklar belirler. Mitingler saygı duyulması gereken demokrasi enstrümanlarıdır sadece. Biz kimlerin ne amaçla yürüdüğünü görmüyor muyuz? Amaç Cumhuriyeti korumaksa, seçilmişe bir 7 sene daha tahammül edip seçim vakti geldiğinde yine kozunuzu sandıkta paylaşacaksınız. Cumhurbaşkanı elitlerin değil bu cumhurun başkanı olunca böyle rahatsız olmayacaksınız. Yoksa her Cuma camilerde toplanıp miting yapanlar bir meydana inmeye kalksalar Ankara ovasında adım atacak yer kalmaz. Realist olun.
Ve Cumhuriyete lütfen GERÇEKTEN sahip çıkın..
Bu ülkede irtica yoktur!..
Bu ülkede ne laiklik ne de cumhuriyet tehdit altında değildir. Eğer yanılıyorsak bu iş mitingle olmaz, iş ciddi, tehdit ciddi, alalım elimize silahları vatanhainlerini avlayalım.Yok eğer dediğimiz gibi tehlike yoksa, kimsenin kimseyi kandırmaya da hakkı yok. Siz bu milleti ve rejimi oyuncağınız zannetmişsiniz demektir. Dersinizi sandıkta alırsınız da aslında mahkemelerde almanız gerekir. Rejim öcülük yaparak korunmaz.
Koca koca kadınlar ve adamlar bunu hala öğrenememiş.
Kahrolsun Faşizm
(Bu yazı haddini bilmeyen paşaların anayasa suçu işlemelerinden önce yazıldı)
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, hayatını ortaya koyarak, bize çok önemli 3 miras bırakmıştı :
1. Türk bayrağı
2. İstiklal Marşı
3. Hakimiye-i Milliye
İkisini korumayı başardık ama üçüncüsünü koruyamadık. İkisini koruduk, çünkü Ata onları değişmez ilkelerle sigortalatmıştı, ama üçüncüsüne bir kılıf uydurdular ve elimizden çaldılar. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletten alındı ve oligarşiye teslim edildi. Bunu yapanlar en güzel maskeyi taktılar yakalanmamak için, Atatürkçülük ve laik devrim koruyuculuğu maskesini.
Bugün yeniden bayrak seçilecek olsa, bu Türk bayrağı ilk ona bile giremez. Nedeni belli, üzerinde Hilal var, malum islam’ın sembolü ve laiklik ilkesine aykırı. Ama Atatürk seçtirirdi… Ve seçtirdi...
Bugün yeniden istiklal marşı seçilecek olsa bu Türk istiklal marşı ilk ona bile giremez. Nedeni belli, sanki Bursa hutbesi gibi, laikliğe aykırı, inanmayan 10 kıtayı açsın okusun. Hem zaten yazarı da sakıncalı. Ama Atatürk seçtirirdi… Ve seçtirdi...
Bugün hakimiyet halkta değil. Bir avuç elitist ülke yönetmek için bürokratik bir cumhuriyet kurmuşlar sanki. Ata’nın ölümünden sonra çöreklendikleri devlet kadrolarında ne din düşmanlığı bıraktılar ne halk düşmanlığı. Şimdi de, bugüne kadar var olan bütün kurallar, sanki ilk defa uygulanıyormuş gibi horozlanıyorlar meydanlarda. Daha önce bu faşizme ses çıkarmayanlar kümesini tilki basmış tavuklar gibi ötüşüyorlar…
Neredeydiniz mütedeyyinler aşamasın diye seçim barajları konarken…
Neredeydiniz cumhurbaşkanını 7 kez asker 3 kez parlamento seçerken…
Neredeydiniz cumhurbaşkanını iktidara karşı padişah yetkileri ile donatırken…
Neredeydiniz halkın %20’sinin oyunu almış partiler kapatılırken…
Neredeydiniz küçücük kızlar okul önlerinde coplanırken…
Neredeydiniz Anayasalar değiştirilirken, meclisler feshedilirken, başbakanlar asılırken…
Gücünüz elinizden çıkınca mı hatırladınız değerleri ve demokratik rejimi?
Cumhurbaşkanın eşi türbanlı olur muymuş?
Abdullah Gül dediğin Atatürk mü, densiz!
Ancak Atatürk çıkar Çankaya’ya TÜRBANLI HANIMI İLE.
Ancak Atatük açar meclisi mevlid ve Kur’an okutarak…
Ancak Atatürk’ün subayları gider savaşa Ankara Hipodromunda orduya Tuğ generalin kıldırdığı Cum’a namazının ardından…
Ancak Atatürk "devlet adamı sıfatıyla" camilerde hutbe okuyabilir…
Peki neden?
Çünkü başka delikanlı yok
Bu Atatürkçüler, Atamızı Dolmabahçede öldürdüklerinden beri başka da delikanlı gelmedi.
Şimdi 11. Cumhurbaşkanını seçiyorlar, dur bakalım..!
Bu millet Atatürk’ünü babası gibi sever de, Atatürkçülerden niye bu kadar nefret eder azıcık anlasaydınız zaten, size “Faşistsiniz” demezdik. Siz kendi dinsizliklerinize Atatürk’ü alet ede durun, galiba 3. miras geri dönüyor, hadi bakalım…
Doldurun şimdi meydanları, yürümekle yollar aşınmaz…
Sanki doğuda 1 milyon kişi yürüse Kürdistana ilhak olabilecekler.
Kaderimizi mitingler değil sandıklar belirler. Mitingler saygı duyulması gereken demokrasi enstrümanlarıdır sadece. Biz kimlerin ne amaçla yürüdüğünü görmüyor muyuz? Amaç Cumhuriyeti korumaksa, seçilmişe bir 7 sene daha tahammül edip seçim vakti geldiğinde yine kozunuzu sandıkta paylaşacaksınız. Cumhurbaşkanı elitlerin değil bu cumhurun başkanı olunca böyle rahatsız olmayacaksınız. Yoksa her Cuma camilerde toplanıp miting yapanlar bir meydana inmeye kalksalar Ankara ovasında adım atacak yer kalmaz. Realist olun.
Ve Cumhuriyete lütfen GERÇEKTEN sahip çıkın..
Bu ülkede irtica yoktur!..
Bu ülkede ne laiklik ne de cumhuriyet tehdit altında değildir. Eğer yanılıyorsak bu iş mitingle olmaz, iş ciddi, tehdit ciddi, alalım elimize silahları vatanhainlerini avlayalım.Yok eğer dediğimiz gibi tehlike yoksa, kimsenin kimseyi kandırmaya da hakkı yok. Siz bu milleti ve rejimi oyuncağınız zannetmişsiniz demektir. Dersinizi sandıkta alırsınız da aslında mahkemelerde almanız gerekir. Rejim öcülük yaparak korunmaz.
Koca koca kadınlar ve adamlar bunu hala öğrenememiş.
Kahrolsun Faşizm
(Bu yazı haddini bilmeyen paşaların anayasa suçu işlemelerinden önce yazıldı)
Labels:
atatürk,
atatürkçülük,
cumhurbaşkanı,
cumhuriyet,
darbe,
demokrasi,
faşizm,
irtica,
laiklik,
rejim
Thursday, April 26, 2007
Herşey Türkiye İçin
Hiç haklı çıktığımıza bu kadar sevinmemiştik herhalde.
Ocak ayında, yıllardır söylediğimiz birşeyi kayda geçirmiştik. "Abdullah Gül cumhurbaşkanı" demiştik.
Çok sevinçliyiz.
Halka rağmen meydan doldurmaya çalışanlara gaz yapmıştır bu durum.
Edebimizle sustuk laikçilere karşı, sabrettik, kaç kişi olduklarını merakla bir de site kurmuşlar, kursunlar dedik.. Demokrasi tahammül sanatıdır, yeri geldiğinde en aptalına bile tahammül edeceksin. İsrail zulmünü protesto için çağlayanda düzenlenen mitinge katıldık, tandoğanın 4 katı olan bu meydanda, yemin ediyorum ki, ne sağa ne sola kımıldayabiliyordunuz. Biz o zaman milyonu gördük.
Ey entel lümpenler, hayatınızda yüzbin görmediğiniz için 70bin kişiyi milyon zannettiniz, normaldir; hattızatında milyon olsanız neye yarar, sizin zihniyetiniz seçimlerde %17 oy almış.. Meydanları doldurmak en doğal hakkınız, bağırıp çağırmak, protesto etmek en doğal hakkınız.. Sizin asıl rezilliğiniz, kendinizi millet yerine koymanız, bu millet AKPARTİ'ye sizden daha çok teveccüh ediyor, kör müsünüz? Sokaktaki her 3 kişiden biri AKPARTİ'li.
Neyse, biz çok sevinçliyiz. Türkiye Cumhuriyetinin millet yararına en çok iş yapan başbakanı, cumhurbaşkanının da en kralını getirdi (korkmayın şaka, monarşi yok).
Özal'dan sonra bu ülkenin II. Cumhurbaşkanıdır kendileri. Bu ülkenin ilk sivil ve halktan cumhurbaşkanı rahmetli Özal olmuştu; Süleyman Demirel oligarşinin ve derin devletin, Sezer de halktan kopuk bürokrasinin ve elitistlerin Cumhurbaşkanıydı.
Abdullah Gül bu cumhurun başkanı.
Allah'ın izniyle, Türkiye'nin artık sırtı yere gelmez. Dinsizliklerini laiklik ile kamufle etmeye çalışanlar artık Çankaya'da konutta namaz kılınıyor olmasına çok bozuluyorlardır, ama şeytan bile biliyor bir ömrünün olduğunu, bunlar ecelleri gelmeyecek mi zannediyorlardı?
Şimdi Ocak ayındaki yazımızı hatırlayalım:
İŞTE BİZİM TAHMİNİMİZ!
Bostancı99'ers olarak Cumhurbaşkanının Abdullah Gül olacağını düşündük. Recep Tayyip Erdoğan Başbakan olarak kalır; Ali Babacan Dış işleri bakanı olur. Zaten baş müzakerecinin Ali Babacan olması da durup dururken alınmış bir karar değil, bu bakanlığa bir hazırlıktı tahminen. Sonuçta, seçimlerin ardından Ak Parti tekrar tek başına iktidar olur, anayasa değiştirilir, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi yasalaşır, en sonunda da yarı başkanlık sistemine ilk adım atılmış olur.
Herkesin fikir beyan ettiği bu durum karşısında biz de tarihe bir not düşelim istedik.
BOSTANCI 99'ERS
***
Şimdi, gazete yazarlarını okuyoruz da, hala kendilerini bir halt zannedip yüzsüz yüzsüz Erdoğan'ın neden aday olmadığını yazıyorlar. Çok biliyorlar ya işin eğrisini doğrusunu. Yılların siyaset yazarları bile şok oldular, neye uğradıklarını şaşırdılar ama biz şaşırmadık. Çünkü biz kibir akvaryumunda yaşamıyoruz. Biz başbakanımızı tanıyoruz. Bu yüzden daha AKPARTİ seçimi kazandığında, Abdullah Gül başbakan olduğundan beri Cumhurbaşkanının kim olacağını biliyorduk.Bir gazetecinin uzanan mikrofonuna "baban başbakan oldu, ne diyorsun?" sorusuna Abdullah Gül'ün oğlunun verdiği cevap tıpa oluyordu oligarşi faşistlerine.
"Başbakanlık Recep Amcamın hakkıydı, üzgünüm ama ileride olacak inşallah". Bu cevap, farklı bir aile terbiyesi ile yetişen laikçilerin kolay anlayacağı bir cevap değildir, ama biz aynı aileden geliyoruz biz anlarız.
Bu cevap evin sofrasında konuşulan konuyu özetliyor, yol arkadaşlığının, kardeşliğinin tipik bir özeti. Daha başka sırlar da var ama onları açıklamanın sırası değil. Buraya kadarını zaten, ahireti olmayan, gördüğü herşeye kendi çıkarı yönünden bakan laikçilerin anlaması mümkün değil. Nasıl oldu da Erdoğan c.başkanı olmadı, bu mümkün mü? Böyle bir fırsat tepilir mi? kesin başka bir tehdit vardır! (Evet ülkenin refahı tehlikede idi ve başbakanın görevde kalması gerekiyordu, ama onlar kişisel çıkarlarını vatan ve milletten üstün tuttukları için bu kararı anlayamazlardı)
Onlar şimdilerde Allah'ın "örtünme ayetlerinin" Çankaya'da uygulanmasına gıcık olmuşlar, işleri dertleri o, ya Allah'a düşmanlar ya da Müslüman'a..
Öyleyse Merhum Akif'in şu mısrasını hatırlatarak bitiriyorum:
Bacımın örtüsü batmakta rezilin gözüne...
Acırım tükürüğe billahi tükürsem yüzüne...
HERŞEY TÜRKİYE İÇİN
Ocak ayında, yıllardır söylediğimiz birşeyi kayda geçirmiştik. "Abdullah Gül cumhurbaşkanı" demiştik.
Çok sevinçliyiz.
Halka rağmen meydan doldurmaya çalışanlara gaz yapmıştır bu durum.
Edebimizle sustuk laikçilere karşı, sabrettik, kaç kişi olduklarını merakla bir de site kurmuşlar, kursunlar dedik.. Demokrasi tahammül sanatıdır, yeri geldiğinde en aptalına bile tahammül edeceksin. İsrail zulmünü protesto için çağlayanda düzenlenen mitinge katıldık, tandoğanın 4 katı olan bu meydanda, yemin ediyorum ki, ne sağa ne sola kımıldayabiliyordunuz. Biz o zaman milyonu gördük.
Ey entel lümpenler, hayatınızda yüzbin görmediğiniz için 70bin kişiyi milyon zannettiniz, normaldir; hattızatında milyon olsanız neye yarar, sizin zihniyetiniz seçimlerde %17 oy almış.. Meydanları doldurmak en doğal hakkınız, bağırıp çağırmak, protesto etmek en doğal hakkınız.. Sizin asıl rezilliğiniz, kendinizi millet yerine koymanız, bu millet AKPARTİ'ye sizden daha çok teveccüh ediyor, kör müsünüz? Sokaktaki her 3 kişiden biri AKPARTİ'li.
Neyse, biz çok sevinçliyiz. Türkiye Cumhuriyetinin millet yararına en çok iş yapan başbakanı, cumhurbaşkanının da en kralını getirdi (korkmayın şaka, monarşi yok).
Özal'dan sonra bu ülkenin II. Cumhurbaşkanıdır kendileri. Bu ülkenin ilk sivil ve halktan cumhurbaşkanı rahmetli Özal olmuştu; Süleyman Demirel oligarşinin ve derin devletin, Sezer de halktan kopuk bürokrasinin ve elitistlerin Cumhurbaşkanıydı.
Abdullah Gül bu cumhurun başkanı.
Allah'ın izniyle, Türkiye'nin artık sırtı yere gelmez. Dinsizliklerini laiklik ile kamufle etmeye çalışanlar artık Çankaya'da konutta namaz kılınıyor olmasına çok bozuluyorlardır, ama şeytan bile biliyor bir ömrünün olduğunu, bunlar ecelleri gelmeyecek mi zannediyorlardı?
Şimdi Ocak ayındaki yazımızı hatırlayalım:
İŞTE BİZİM TAHMİNİMİZ!
Bostancı99'ers olarak Cumhurbaşkanının Abdullah Gül olacağını düşündük. Recep Tayyip Erdoğan Başbakan olarak kalır; Ali Babacan Dış işleri bakanı olur. Zaten baş müzakerecinin Ali Babacan olması da durup dururken alınmış bir karar değil, bu bakanlığa bir hazırlıktı tahminen. Sonuçta, seçimlerin ardından Ak Parti tekrar tek başına iktidar olur, anayasa değiştirilir, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi yasalaşır, en sonunda da yarı başkanlık sistemine ilk adım atılmış olur.
Herkesin fikir beyan ettiği bu durum karşısında biz de tarihe bir not düşelim istedik.
BOSTANCI 99'ERS
***
Şimdi, gazete yazarlarını okuyoruz da, hala kendilerini bir halt zannedip yüzsüz yüzsüz Erdoğan'ın neden aday olmadığını yazıyorlar. Çok biliyorlar ya işin eğrisini doğrusunu. Yılların siyaset yazarları bile şok oldular, neye uğradıklarını şaşırdılar ama biz şaşırmadık. Çünkü biz kibir akvaryumunda yaşamıyoruz. Biz başbakanımızı tanıyoruz. Bu yüzden daha AKPARTİ seçimi kazandığında, Abdullah Gül başbakan olduğundan beri Cumhurbaşkanının kim olacağını biliyorduk.Bir gazetecinin uzanan mikrofonuna "baban başbakan oldu, ne diyorsun?" sorusuna Abdullah Gül'ün oğlunun verdiği cevap tıpa oluyordu oligarşi faşistlerine.
"Başbakanlık Recep Amcamın hakkıydı, üzgünüm ama ileride olacak inşallah". Bu cevap, farklı bir aile terbiyesi ile yetişen laikçilerin kolay anlayacağı bir cevap değildir, ama biz aynı aileden geliyoruz biz anlarız.
Bu cevap evin sofrasında konuşulan konuyu özetliyor, yol arkadaşlığının, kardeşliğinin tipik bir özeti. Daha başka sırlar da var ama onları açıklamanın sırası değil. Buraya kadarını zaten, ahireti olmayan, gördüğü herşeye kendi çıkarı yönünden bakan laikçilerin anlaması mümkün değil. Nasıl oldu da Erdoğan c.başkanı olmadı, bu mümkün mü? Böyle bir fırsat tepilir mi? kesin başka bir tehdit vardır! (Evet ülkenin refahı tehlikede idi ve başbakanın görevde kalması gerekiyordu, ama onlar kişisel çıkarlarını vatan ve milletten üstün tuttukları için bu kararı anlayamazlardı)
Onlar şimdilerde Allah'ın "örtünme ayetlerinin" Çankaya'da uygulanmasına gıcık olmuşlar, işleri dertleri o, ya Allah'a düşmanlar ya da Müslüman'a..
Öyleyse Merhum Akif'in şu mısrasını hatırlatarak bitiriyorum:
Bacımın örtüsü batmakta rezilin gözüne...
Acırım tükürüğe billahi tükürsem yüzüne...
HERŞEY TÜRKİYE İÇİN
Friday, March 30, 2007
Cumhurbaşkanlığı Adaylığım
Cumhurbaşkanlığı Adaylığım
Sevgili okuyucularım,
Yoğun baskılardan bunaldığım için bu yazıyı kaleme alıyorum.
Sizlerden gelen onbinlerce telefon, mail, sms, güvercin ve taşa sarılı kağıt sonucu evim altüst oldu, telesekreterim kilitlendi, şebekem patladı, başım yarıldı ve evim kuş pisliği içinde. İnanın büyük bir stress yaşıyorum, tabi duygulanmadım da değil. Özellikle oturma odasının camını kırıp da içeri giren ve 16ya 9 plazmamın içerisinden çıkardığım bir mesajda yazılı olanları aynen aktarıyorum:
"Sen bizim tek umudumuzsun, senin varlığınla bu cumhuriyet ilelebet payidar olacaktır, bizleri riyasetinden mahrum etme..." gerisini anlamadım mesajın bundan sonrası yanık.
Bakın sevgili dostlarım,
Ben sadece sıradan bir TC vatandaşıyım. Yani elimde sihirli bir değnek yok. Zaten böyle bir değneğim olsa Cumhurbaşkanı olmadan da bütün kötülükleri yokeder, yanlışları düzeltir ve Galatasarayı her sene şampiyon yapardım. Size kendi başınızın çaresine bakın da demiyorum, çözüm basit: bir kaşık suya iki damla sirke ardından zencefille ovulup sarımsaklı balla sıvanacak... pardon bu başka birşeyin çözümüydü. Bunun çözümü o kadar basit değil. Ama imkansız da değil.
Eğer beni cumhurbaşkanı olarak görmek istiyorsanız anayasada ufak değişikliklere gitmeniz gerekecek. Öncelikle Cumhurbaşkanını halk seçecek. Görev süresi 2+2 yıl olacak. Makam aracı ferrari olacak ve Galatasaray Kadıköyde fenere yemeden 8 tane atacak (7 atmıştı). Bütün bu şartlar sağlandıktan sonra bana gelin ve sizi müreffeh memleketler seviyesine çıkarayım, mazotu 1 ytl yapayım, emekliye 14 maaş vereyim, öys'yi kaldırayım.
Ayrıca rakip olarak Deniz Baykalı istiyorum, ama o yaşlı ömrü yetmeyebilir. O zaman en azından Bedri Baykam olsun. Muhalefette bu adamlardan birine ihtiyacım var kendi imajımı da düşünmek zorundayım. Ayrıca benden uzunla çalışmam onu da belirteyim.
Ben yine de sizlere, başka bir aday öneriyorum. Bence Cumhurbaşkanı AURELLIO olsun. Bakınız, vatandaş olduktan sonra milli takımda neler yapıyor, feneri de kurtardı, ülkeyi mi kurtaramayacak. Yalnız bir sorun var: hanımı zenci!
Biliyorsunuz ki hanımı başörtülü, kırmızı kaşkollu, fenerli, miyop ve zenci olanlar cumhurbaşkanı olamıyor. Demek ki bu da olmayacak, artık tıkandım kaldım, zira kuzeni esmer, röfleli ve kaşar olanlarla, kayınçoları primitif ve obsessif olanlar da cumhurbaşkanı olamıyorlar. Aday bulamıyoruz işte görüyorsunuz. Nedense kimsenin aklına şu tüzüğü değiştirmek de gelmiyor (tabi tüzük varsa) neyse artık işte durum bu. Ama merak etmeyin madem bana bu kadar güveniyorsunuz, birşeyler düşüneceğim. Ben sizi yalnız bırakmam.
Şimdilik hoşçakalın benim pek aziz dostlarım.
Ahmet Nejat Kompüter
Sevgili okuyucularım,
Yoğun baskılardan bunaldığım için bu yazıyı kaleme alıyorum.
Sizlerden gelen onbinlerce telefon, mail, sms, güvercin ve taşa sarılı kağıt sonucu evim altüst oldu, telesekreterim kilitlendi, şebekem patladı, başım yarıldı ve evim kuş pisliği içinde. İnanın büyük bir stress yaşıyorum, tabi duygulanmadım da değil. Özellikle oturma odasının camını kırıp da içeri giren ve 16ya 9 plazmamın içerisinden çıkardığım bir mesajda yazılı olanları aynen aktarıyorum:
"Sen bizim tek umudumuzsun, senin varlığınla bu cumhuriyet ilelebet payidar olacaktır, bizleri riyasetinden mahrum etme..." gerisini anlamadım mesajın bundan sonrası yanık.
Bakın sevgili dostlarım,
Ben sadece sıradan bir TC vatandaşıyım. Yani elimde sihirli bir değnek yok. Zaten böyle bir değneğim olsa Cumhurbaşkanı olmadan da bütün kötülükleri yokeder, yanlışları düzeltir ve Galatasarayı her sene şampiyon yapardım. Size kendi başınızın çaresine bakın da demiyorum, çözüm basit: bir kaşık suya iki damla sirke ardından zencefille ovulup sarımsaklı balla sıvanacak... pardon bu başka birşeyin çözümüydü. Bunun çözümü o kadar basit değil. Ama imkansız da değil.
Eğer beni cumhurbaşkanı olarak görmek istiyorsanız anayasada ufak değişikliklere gitmeniz gerekecek. Öncelikle Cumhurbaşkanını halk seçecek. Görev süresi 2+2 yıl olacak. Makam aracı ferrari olacak ve Galatasaray Kadıköyde fenere yemeden 8 tane atacak (7 atmıştı). Bütün bu şartlar sağlandıktan sonra bana gelin ve sizi müreffeh memleketler seviyesine çıkarayım, mazotu 1 ytl yapayım, emekliye 14 maaş vereyim, öys'yi kaldırayım.
Ayrıca rakip olarak Deniz Baykalı istiyorum, ama o yaşlı ömrü yetmeyebilir. O zaman en azından Bedri Baykam olsun. Muhalefette bu adamlardan birine ihtiyacım var kendi imajımı da düşünmek zorundayım. Ayrıca benden uzunla çalışmam onu da belirteyim.
Ben yine de sizlere, başka bir aday öneriyorum. Bence Cumhurbaşkanı AURELLIO olsun. Bakınız, vatandaş olduktan sonra milli takımda neler yapıyor, feneri de kurtardı, ülkeyi mi kurtaramayacak. Yalnız bir sorun var: hanımı zenci!
Biliyorsunuz ki hanımı başörtülü, kırmızı kaşkollu, fenerli, miyop ve zenci olanlar cumhurbaşkanı olamıyor. Demek ki bu da olmayacak, artık tıkandım kaldım, zira kuzeni esmer, röfleli ve kaşar olanlarla, kayınçoları primitif ve obsessif olanlar da cumhurbaşkanı olamıyorlar. Aday bulamıyoruz işte görüyorsunuz. Nedense kimsenin aklına şu tüzüğü değiştirmek de gelmiyor (tabi tüzük varsa) neyse artık işte durum bu. Ama merak etmeyin madem bana bu kadar güveniyorsunuz, birşeyler düşüneceğim. Ben sizi yalnız bırakmam.
Şimdilik hoşçakalın benim pek aziz dostlarım.
Ahmet Nejat Kompüter
Dinini Satan İslam Dünyası
Günümüz Müslümanları ve onların aşağılık zihniyetleri
1900'lü yıllar, dünyadaki teknolojik gelişimin sayesinde artık yaşananları gelecek asırlara görsel olarak da aktarabilecek yıllar... Yaşanmış olaylara bugün bile gözlerinizle şahit olabileceğiniz imkanın ilk hasıl olduğu yıllar...
Biz de kahvemizi yudumlarken geçmişe ve bugünümüze bakarak İslam dünyasının nasıl bir çaresizlik ve satılmışlıklar içerisinde kıvrandığını daha rahat görebiliyoruz.
Bugün dünyanın hangi coğrafyasına bakarsanız Hristiyan zulmünü görürsünüz; akıllara durgunluk verecek bir acımasızlıkla, gittikleri her toprak parçasını kana bulayan ve rastladıkları kendilerinden olmayan her canlıyı sömürüp öldürmeye ant içmiş bir medeniyetin izine rastlarsınız. Peki bu kıyım nasıl olur, Hristiyanlar böyle bir güce nasıl erişirler? Kuşkusuz Müslümanların acizliğidir bu kuvveti ve cesareti hristiyanlara veren. Bu geçmişde böyleydi, günümüzde devam ediyor ve gelecekte de böyle olacak.
En kaba tarifle, bugün içimizde "Din savaşlarını" ilkellik ve geçmişin saçma bir hatırası olarak gören, durumun ciddiyetinden ve duygusallığından uzak Müslüman beyinsizler var. Zaten her devirde bu müslümanlar çoğunlukta olmasaydı Hristiyanlar bu kadar güçlü olamazlardı değil mi? Sonuçta bizi sömürüp zengin oldular ve ilmi gelişmelerine fon ayırdılar öyle mi?
Bizler haddinden fazla saftık ve hala öyleyiz.
Mesela Avrupa Birliği'ni ele alın.
Sanki fırsat verilince anamıza bacımıza tecavüz etmeyeceklermiş gibi sınırlarımızı birleştirmeye, aynı ülkenin vatandaşları olmaya çalışıyoruz.
Sanki Fransa bundan 40 sene önce katlettiği milyonlarca Cezayirli müslümanın günahından arınmış, temizlenmiş ve medeni bir ülke olmuş, bir daha yapmayacak.
Sanki İngilizler ve İspanyollar artık İNSAN.
Sanki Almanlar, Portekizliler, Hollandalılar, Belçikalılar ve Danimarkalılar artık kalp taşıyor.
Sanki İtalyanların ellerinin kanı kurumuş.
Çok değil 30 sene evvel bu devletler milyonlarca müslümanı katlettiler. Üstelik hala katletmeye devam ediyorlar. Ama siz unuttunuz ve artık güveniyorsunuz. 10 sene evvel Hollandalı BM askerlerince tecavüz edilip öldürülen 2000 Boşnak'ı da unuttunuz... Sırp'dan, Hırvat'tan, Rum'dan bahsetmiyorum bile.
Sizin gibi kafasız bir müslümana nasıl örnek vermem lazım bilmiyorum ama şunu bir hatırlatayım. 1991 yılında Sırplar Hırvatistan'a girmiş ve masum (!) binlerce Hırvatı katletmişti. Bir kaç ay içerisinde Almanya Slovenya ve Hırvatistan'ı koruması altına aldı ve Sırplar aniden Hırvatları bıraktı ve bu sefer Hırvatlarla beraber Boşnakları kesmeye başladı. Hırvatlar, kendilerini katleden Sırplarla ortak olmuş geçmişe bir sünger çekip Müslüman avına başlamıştı ve 3 sene boyunca milyona yakın Boşnak'ı beraberce hepimizin gözünün önünde katlettiler. Ve biz çok üzüldük. Çok üzüldük salak Müslümanların katledilmesine, halbuki o Boşnaklar kardeşçe yaşayacaklarına inanıp kendi dinlerini satarak Hırvat ve Sırplara kapılarını kendileri açmışlardı. Tıpkı Filistindeki laik El-Fetih grubunun "rantlarının" kaçması üzerine yahudilerle diyaloğa girip Müslüman Hamas'a saldırmaları gibi, ya da Laik Çeçenlerin yıllarca zaferler kazanan Müslüman Çeçenleri Ruslara satmaları gibi. (Letonya, Estonya, Litvanya - Rusya örneği de var, Ruslar aniden onları bırakıp Azerbaycana saldırıp 10bin kişiyi katletmişti. Hatta şimdi aklıma geldi Azerbaycan Ermenistanı bozguna uğratınca Müslüman Elçibey darbeyle görevden alınmış yerine Rusya yanlısı laik mafya Haydar Aliyev geçmiş ve 30bin Azeri katledilmişti. -Hainlerimiz saymakla bitmez-)
ALLAH'U TEALA SİZE BOŞUNA MI EMREDİYOR KUR'AN'DA, be hey geri zekalı çağdaş müslümanlar!!!
MAİDE 51- Ey müminler yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez.
İşte buradaki zalim kelimesi ile aslında kendine zalim olan akılsız müslüman kastedilmektedir.
Kızgınım, çünkü hala modern modern konuşan beyinsizlerimiz var aramızda. Bu ve bunun gibi onlarca ayete rağmen hala onları dost olarak yanlarında görmeye çalışan, bir gün dost ve kardeş olabileceğimize inanan saflar var aramızda ve bunların çoğunluk olmaları yüzünden bizim de insanlarımız tecavüze uğrayacak ve bir kısmımız katledilecek. Size yaşanması çok uzak, masallar gibi geliyor bunlar. Hindistanda katledilen 30 milyon kişi de öyle düşünüyordu, Kenya'da katledilen 25 milyon kişi de böyle düşünüyordu, K. Afrikada katledilen 10 milyon kişi de böyle düşünüyordu. Boerlerin katlettiği G.Afrikalılar, Avustralyalıların katlettikleri Aborjinler, İspanyolların ve Amerikalıların katlettikleri on milyonlarca Amerikan yerlisi de böyle düşünüyordu:
"Barış"; birgün bu toraklara barış gelecek ve artık kan akmayacak.
Evet bu olacak ama bunun olması için ya bütün insanların ölü olmaları gerekecek ya da Müslümanların (müslüman gibi müslümanların) geçmişde olduğu gibi mutlak güçle iktidarda olmaları gerekecek.
Bu yüzden bu aciz müslümanlara şöyle hitap edildi:
"EY İMAN EDENLER, İMAN EDİN"
Allah rızası için 10 saniye yukarıdaki ayetin ve bu konuyla alakalı onlarca ayetin ne demek olabileceğini bir düşünün, hepiniz cayır cayır konuşuyorsunuz ya, "Ben Kuran mealini okudum" diye. İyi işte madem okudunuz biraz okuduklarınızı düşünün. Bırakın dininize ihanet etmeyi. Bizim sorunumuz okumak değil, idrak etmek!
Ya da ağlamayın karşımda "Ermeni katliamı diye bişey uydurdular, bizi suçluyorlar, iftira atıyorlar, kendi yaptıklarını görmüyorlar" diye. Bu onların huyu ve mücadele metodu, ağlayacağınıza katliama hazırlanın.
Cihad'ın Cüneyd'in ve Mücahid'in ne demek olduğunu bile unuttunuz. İşte siz bu kadar Müslümansınız. Herkes başına geleni hakediyor ve Ben bu İslam alemini gördükçe Müslümanlığımdan utanıyorum, "Allah'ım bizi adımızı değiştir biz bunlardan olamayız" diyorum.
Bir tarafta Hristiyan kıçı yalamaya alışık satılmış Arap devletleri, yanında, kendini pazarlamaya çalışan Türkler, öbür yanında fakir, uyuşuk, pislik içerisinde aciz müslüman ülkeleri ve milletleri ve diğer tarafta hepimizin karşı çıktığı, birşeyler yapmaya çalışan İRAN...
Hepinizden iğreniyorum... Evliyanızla, aliminizle, mürşidinizle, müridinizle mahşerde Peygamberin karşısına nasıl bir yüzsüzlükle çıkacaksınız merak ediyorum. Kıldığınız namazlar ve inşa ettiğiniz camiler mescidler nasıl kurtaracakmış sizi, uzaktan izlemek istiyorum.
Ama şu an iki mutlu Fransız askerinin mutsuz Cezayirli bir kadını koca bölüğün önünde nasıl hortumla yıkayıp tecavüze hazırladıklarını izliyorum. Fazla zaman geçmemiş üzerinden video kameranın kalitesi bayağı güzel.
Yaşasın Avrupa Birliği
Ben sizden değilim, ne sizin dininizden ne de milletinizden
Sunusi Fazıl ONAY
1900'lü yıllar, dünyadaki teknolojik gelişimin sayesinde artık yaşananları gelecek asırlara görsel olarak da aktarabilecek yıllar... Yaşanmış olaylara bugün bile gözlerinizle şahit olabileceğiniz imkanın ilk hasıl olduğu yıllar...
Biz de kahvemizi yudumlarken geçmişe ve bugünümüze bakarak İslam dünyasının nasıl bir çaresizlik ve satılmışlıklar içerisinde kıvrandığını daha rahat görebiliyoruz.
Bugün dünyanın hangi coğrafyasına bakarsanız Hristiyan zulmünü görürsünüz; akıllara durgunluk verecek bir acımasızlıkla, gittikleri her toprak parçasını kana bulayan ve rastladıkları kendilerinden olmayan her canlıyı sömürüp öldürmeye ant içmiş bir medeniyetin izine rastlarsınız. Peki bu kıyım nasıl olur, Hristiyanlar böyle bir güce nasıl erişirler? Kuşkusuz Müslümanların acizliğidir bu kuvveti ve cesareti hristiyanlara veren. Bu geçmişde böyleydi, günümüzde devam ediyor ve gelecekte de böyle olacak.
En kaba tarifle, bugün içimizde "Din savaşlarını" ilkellik ve geçmişin saçma bir hatırası olarak gören, durumun ciddiyetinden ve duygusallığından uzak Müslüman beyinsizler var. Zaten her devirde bu müslümanlar çoğunlukta olmasaydı Hristiyanlar bu kadar güçlü olamazlardı değil mi? Sonuçta bizi sömürüp zengin oldular ve ilmi gelişmelerine fon ayırdılar öyle mi?
Bizler haddinden fazla saftık ve hala öyleyiz.
Mesela Avrupa Birliği'ni ele alın.
Sanki fırsat verilince anamıza bacımıza tecavüz etmeyeceklermiş gibi sınırlarımızı birleştirmeye, aynı ülkenin vatandaşları olmaya çalışıyoruz.
Sanki Fransa bundan 40 sene önce katlettiği milyonlarca Cezayirli müslümanın günahından arınmış, temizlenmiş ve medeni bir ülke olmuş, bir daha yapmayacak.
Sanki İngilizler ve İspanyollar artık İNSAN.
Sanki Almanlar, Portekizliler, Hollandalılar, Belçikalılar ve Danimarkalılar artık kalp taşıyor.
Sanki İtalyanların ellerinin kanı kurumuş.
Çok değil 30 sene evvel bu devletler milyonlarca müslümanı katlettiler. Üstelik hala katletmeye devam ediyorlar. Ama siz unuttunuz ve artık güveniyorsunuz. 10 sene evvel Hollandalı BM askerlerince tecavüz edilip öldürülen 2000 Boşnak'ı da unuttunuz... Sırp'dan, Hırvat'tan, Rum'dan bahsetmiyorum bile.
Sizin gibi kafasız bir müslümana nasıl örnek vermem lazım bilmiyorum ama şunu bir hatırlatayım. 1991 yılında Sırplar Hırvatistan'a girmiş ve masum (!) binlerce Hırvatı katletmişti. Bir kaç ay içerisinde Almanya Slovenya ve Hırvatistan'ı koruması altına aldı ve Sırplar aniden Hırvatları bıraktı ve bu sefer Hırvatlarla beraber Boşnakları kesmeye başladı. Hırvatlar, kendilerini katleden Sırplarla ortak olmuş geçmişe bir sünger çekip Müslüman avına başlamıştı ve 3 sene boyunca milyona yakın Boşnak'ı beraberce hepimizin gözünün önünde katlettiler. Ve biz çok üzüldük. Çok üzüldük salak Müslümanların katledilmesine, halbuki o Boşnaklar kardeşçe yaşayacaklarına inanıp kendi dinlerini satarak Hırvat ve Sırplara kapılarını kendileri açmışlardı. Tıpkı Filistindeki laik El-Fetih grubunun "rantlarının" kaçması üzerine yahudilerle diyaloğa girip Müslüman Hamas'a saldırmaları gibi, ya da Laik Çeçenlerin yıllarca zaferler kazanan Müslüman Çeçenleri Ruslara satmaları gibi. (Letonya, Estonya, Litvanya - Rusya örneği de var, Ruslar aniden onları bırakıp Azerbaycana saldırıp 10bin kişiyi katletmişti. Hatta şimdi aklıma geldi Azerbaycan Ermenistanı bozguna uğratınca Müslüman Elçibey darbeyle görevden alınmış yerine Rusya yanlısı laik mafya Haydar Aliyev geçmiş ve 30bin Azeri katledilmişti. -Hainlerimiz saymakla bitmez-)
ALLAH'U TEALA SİZE BOŞUNA MI EMREDİYOR KUR'AN'DA, be hey geri zekalı çağdaş müslümanlar!!!
MAİDE 51- Ey müminler yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez.
İşte buradaki zalim kelimesi ile aslında kendine zalim olan akılsız müslüman kastedilmektedir.
Kızgınım, çünkü hala modern modern konuşan beyinsizlerimiz var aramızda. Bu ve bunun gibi onlarca ayete rağmen hala onları dost olarak yanlarında görmeye çalışan, bir gün dost ve kardeş olabileceğimize inanan saflar var aramızda ve bunların çoğunluk olmaları yüzünden bizim de insanlarımız tecavüze uğrayacak ve bir kısmımız katledilecek. Size yaşanması çok uzak, masallar gibi geliyor bunlar. Hindistanda katledilen 30 milyon kişi de öyle düşünüyordu, Kenya'da katledilen 25 milyon kişi de böyle düşünüyordu, K. Afrikada katledilen 10 milyon kişi de böyle düşünüyordu. Boerlerin katlettiği G.Afrikalılar, Avustralyalıların katlettikleri Aborjinler, İspanyolların ve Amerikalıların katlettikleri on milyonlarca Amerikan yerlisi de böyle düşünüyordu:
"Barış"; birgün bu toraklara barış gelecek ve artık kan akmayacak.
Evet bu olacak ama bunun olması için ya bütün insanların ölü olmaları gerekecek ya da Müslümanların (müslüman gibi müslümanların) geçmişde olduğu gibi mutlak güçle iktidarda olmaları gerekecek.
Bu yüzden bu aciz müslümanlara şöyle hitap edildi:
"EY İMAN EDENLER, İMAN EDİN"
Allah rızası için 10 saniye yukarıdaki ayetin ve bu konuyla alakalı onlarca ayetin ne demek olabileceğini bir düşünün, hepiniz cayır cayır konuşuyorsunuz ya, "Ben Kuran mealini okudum" diye. İyi işte madem okudunuz biraz okuduklarınızı düşünün. Bırakın dininize ihanet etmeyi. Bizim sorunumuz okumak değil, idrak etmek!
Ya da ağlamayın karşımda "Ermeni katliamı diye bişey uydurdular, bizi suçluyorlar, iftira atıyorlar, kendi yaptıklarını görmüyorlar" diye. Bu onların huyu ve mücadele metodu, ağlayacağınıza katliama hazırlanın.
Cihad'ın Cüneyd'in ve Mücahid'in ne demek olduğunu bile unuttunuz. İşte siz bu kadar Müslümansınız. Herkes başına geleni hakediyor ve Ben bu İslam alemini gördükçe Müslümanlığımdan utanıyorum, "Allah'ım bizi adımızı değiştir biz bunlardan olamayız" diyorum.
Bir tarafta Hristiyan kıçı yalamaya alışık satılmış Arap devletleri, yanında, kendini pazarlamaya çalışan Türkler, öbür yanında fakir, uyuşuk, pislik içerisinde aciz müslüman ülkeleri ve milletleri ve diğer tarafta hepimizin karşı çıktığı, birşeyler yapmaya çalışan İRAN...
Hepinizden iğreniyorum... Evliyanızla, aliminizle, mürşidinizle, müridinizle mahşerde Peygamberin karşısına nasıl bir yüzsüzlükle çıkacaksınız merak ediyorum. Kıldığınız namazlar ve inşa ettiğiniz camiler mescidler nasıl kurtaracakmış sizi, uzaktan izlemek istiyorum.
Ama şu an iki mutlu Fransız askerinin mutsuz Cezayirli bir kadını koca bölüğün önünde nasıl hortumla yıkayıp tecavüze hazırladıklarını izliyorum. Fazla zaman geçmemiş üzerinden video kameranın kalitesi bayağı güzel.
Yaşasın Avrupa Birliği
Ben sizden değilim, ne sizin dininizden ne de milletinizden
Sunusi Fazıl ONAY
Dinler Arası Diyalog Acaba Saçmalık Mı?
Fethullah Gülen Misyonu ve Dinler Arası Diyalog
Bugüne kadar sayfamda genelde bulunduğumuz topluma karşı özeleştiri niteleğinde yazılar yazdım. Kabahati genelde toplum olarak kendi üzerimize aldım, zira şeytan şeytanlık yapmakla suçlanamaz. Çizdiğim mukaddesatçı ve "ölçülü milliyetçi" çizgimin gereğince, okuyanlar tarafından doğal olarak sınıflandırıldım. Fakat "mensubu edildiğim sınıftan" hiç memnun değilim, zira bu sınıfta saygı duyduğum hocalarım, fikir önderleri ve yoldaşlarım genelde dinler arası diyalog tezini saçma hatta islam'a ve milli değerlere karşı bir hareket olarak görüyorlar. Onların muhakkak kendilerine göre haklı gerekçeleri var. Fakat ben ise şiddetle tam aksi yönde, dinler arası diyoloğu destekliyorum.
"3 semavi din, 3 İbrahimi din ve 3 vahiy dini" adları altında 3 dinin mensublarının tek Allah'a iman etmeleri referans alınarak bir diyalog ortamı oluşturulmasının kesinlikle sonuna kadar taraftarıyım. Üstelik neyin ne olduğunu bilerek böyle düşünüyorum, yani benim de haklı gerekçelerim var:
Zira 3 din yoktur. "Allah indinde din Din-i İslam'dır" ayeti kerimesini hepiniz bilirsiniz. Dünyada tek din, tek vahiy dini, tek İbrahimi din vardır, o da İslam'dır. Gerisi yalandan ibarettir, din adına uydurulmuş ya da saptırılmıştır. Eğer böyle olduğuna inanmasak Müslüman olmazdık. İşte, ben buna rağmen bu diyaloğu destekliyorum!
Fikirlerine saygı duymadığınız insanlar, saygısızlık gördükleri zaman sizi dinlemek istemezler ve sizi terkederler. Fakat onları bir şekilde ikna edip karşınıza oturtabildiniz mi, artık gözü ve kulakları sizdedir. Karşınıza oturma amacı ne olursa olsun, konuştuğunuz zaman ister istemez sizi dinleyeceklerdir. Onların konuşmalarından ise korkmanıza gerek yok. Şu unutulmamalıdır ki, siz gerçeği konuşuyorsunuz ve yalnızca hakikatı söylüyorsunuz, onlar ise atalarının uydurduğu fikir ve kelimelerle konuşuyorlar. Eğer kendi dininizden şüpheniz yoksa diyaloğa da karşı çıkmanız saçmadır, anlamsızdır. Kendi laflarınızı sadece kendiniz dinlemeniz kimseye birşey kazandırmaz. Tebliğ de, İslamın cihad gibi unutulmuş şartlarından biridir. Tebliğ yapmayanın, yapana karşı olmasını sadece hasetlik olarak görüyorum. Ve bana göre "Diyalog" bir tebliğ ortamı oluşturmaktan başka bir şey değildir.
Diyaloğa karşı çıkış bence İslami değildir. Peygamberin, Medine yahudileriyle yaptığı anlaşmayı hatırlayın, faaliyetleri serbest bırakılan Mısırlı misyonerleri hatırlayın. Evet, belki de Rasulullah'ın müşriklerle Hudeybiye anlaşmasını imzalaması gibi, bizim de gücümüzü kazanana kadar kardeşlerimizi bir süre daha zinciler içerisinde bırakmamız gerekebilir. Bu hiçbirşey yapmayıp zincire mahkum olmaktan evladır. Anlaşma metninden itiraz üzere silinerek çıkarılan "Muhammed Rasulullah" yazısını hatırlayın. Hani Hz. Ali edebinden silememişti de Peygamber "o kelimeleri bana göster de sileyim" buyurmuştu. Şartların Müslümanları taviz verecek durumda bırakmaları normaldir, imtihandır. Bunu bu duruma düşerken düşünecektik. Şimdi atacağımız her geri adım "ileriye doğru atılacak yüz adım aşkına" olmalıdır.
Bu diyalogda taviz verilmesinin, Hz. İsa'ya iftira atanlarla saygı içerisinde aynı sofrada oturulmasının sebebi, onları aşkla ve şevkle sevmemizden değil, derdimizi anlatabilecek ve tebliğ yapabilecek ortamı sağlama imkanını ortaya çıkarabilmektir.
Siz içerde başörtüsü, türban, laiklik, demokrasi tartışmaları yaparken, Fethullah Gülen Hocaefendinin dünya çapında 1000 okul projesi ile İslam dini ve Türk kültürü tamamen siyasetten uzak bir biçimde yayılıyor, genişliyor. Yarın bu okulların öğrencileri dünyayı yönetmeye başlayacaklar ve o içi boş mason masallarını millete korku salmak için yazıp yayanlar hayrete düşecekler. Bir elli sene sonra inanmışlar dışında mesuliyet sahibi genç bulamayacaksınız, zira diğerleri şehvet, alkol ve uyuşturucunun batağında kıvranıyor olacaklar. Her türlü ahlaksızlık ve hayasızlıktan uzak bu gençler hem İslamın hem de insanlığın yüz akı olacaklar.
Diyaloğa gelince, bırakın onu da her sene 1 milyon dindaşını İslam'a kaptıran hıristiyanlık dünyası düşünsün. Siz kendi bindiğiniz dalı kesmeyin.
Hatta bu konuda misyonerliğe bile sıcak bakıyorum ve yasaklanmasına karşıyım. Rabbini ve dinini tanımayan müslümanın bu konuya ilgi duyarak hıristiyan olmasında bir sakınca görmüyorum. Zira bu konuya ilgi duyan kişi eğer ilgisini muhafaza edebilirse er geç doğru yolu bulur. Noelde şampanya patlatan ve bize yobaz diyen cahil müslümanın zaten bu kafayla bizim safımızda işi yok. Nicelik değil nitelik önemlidir. Bir hıristiyan her zaman bir ateistten ve "dinini bilmediği için dinsiz olduğundan haberi olmayan kimseden" evladır. Bugün içimizde kendini müslüman zanneden bir çok dinsiz bulunmakta, bu tamamen cahillikten kaynaklanıyor, eğer siz bu kişileri İslam ile doyurmazsanız onlar da açlıklarını başka bir din ile gidermeye çalışacaklardır. Hem (sözde milli eğitim politikalarıyla) Kur'an eğitimini yasaklayıp hem de misyonerliğe kızmak akıl alır iş değil. Eğer bu politikalarla ulaşılmak istenen agnostik bir toplumsa, bunu çok güzel başardığı kesin.
Unutmayın ki, "İslam" tek doğrudur. "Hak geldi ve batıl zail oldu, batıl her zaman zail olucudur" ayetine iman ediyorsanız, yani kendi dininizden şüpheniz yoksa, diyaloğa da karşı çıkmazsınız.
Bunu keşke aramızdaki bazı düşünme özürlüler idrak edebilseydi de böyle açıkça söylemeseydik, maalesef "Harp hiledir" hadisini hep hatırlatmamız gerekiyor, o zaman da çabalarımız sekteye uğruyor. Keşke insanlar konuşmadan önce düşünseler, fikir sahibi olmadan önce bilgi sahibi olabilseler.
Durumumuzu hep şöyle gördüm:
"Cılız düşman güçlenmek için cepheden kaçarken, galip komutan düşmanı kovalayıp yok edebilmek için kendi askerini ikna etmeye çalışıyor".
Bu tartışmalar bize sadece vakit kaybettiriyor.
Sunusi F. ONAY
Bugüne kadar sayfamda genelde bulunduğumuz topluma karşı özeleştiri niteleğinde yazılar yazdım. Kabahati genelde toplum olarak kendi üzerimize aldım, zira şeytan şeytanlık yapmakla suçlanamaz. Çizdiğim mukaddesatçı ve "ölçülü milliyetçi" çizgimin gereğince, okuyanlar tarafından doğal olarak sınıflandırıldım. Fakat "mensubu edildiğim sınıftan" hiç memnun değilim, zira bu sınıfta saygı duyduğum hocalarım, fikir önderleri ve yoldaşlarım genelde dinler arası diyalog tezini saçma hatta islam'a ve milli değerlere karşı bir hareket olarak görüyorlar. Onların muhakkak kendilerine göre haklı gerekçeleri var. Fakat ben ise şiddetle tam aksi yönde, dinler arası diyoloğu destekliyorum.
"3 semavi din, 3 İbrahimi din ve 3 vahiy dini" adları altında 3 dinin mensublarının tek Allah'a iman etmeleri referans alınarak bir diyalog ortamı oluşturulmasının kesinlikle sonuna kadar taraftarıyım. Üstelik neyin ne olduğunu bilerek böyle düşünüyorum, yani benim de haklı gerekçelerim var:
Zira 3 din yoktur. "Allah indinde din Din-i İslam'dır" ayeti kerimesini hepiniz bilirsiniz. Dünyada tek din, tek vahiy dini, tek İbrahimi din vardır, o da İslam'dır. Gerisi yalandan ibarettir, din adına uydurulmuş ya da saptırılmıştır. Eğer böyle olduğuna inanmasak Müslüman olmazdık. İşte, ben buna rağmen bu diyaloğu destekliyorum!
Fikirlerine saygı duymadığınız insanlar, saygısızlık gördükleri zaman sizi dinlemek istemezler ve sizi terkederler. Fakat onları bir şekilde ikna edip karşınıza oturtabildiniz mi, artık gözü ve kulakları sizdedir. Karşınıza oturma amacı ne olursa olsun, konuştuğunuz zaman ister istemez sizi dinleyeceklerdir. Onların konuşmalarından ise korkmanıza gerek yok. Şu unutulmamalıdır ki, siz gerçeği konuşuyorsunuz ve yalnızca hakikatı söylüyorsunuz, onlar ise atalarının uydurduğu fikir ve kelimelerle konuşuyorlar. Eğer kendi dininizden şüpheniz yoksa diyaloğa da karşı çıkmanız saçmadır, anlamsızdır. Kendi laflarınızı sadece kendiniz dinlemeniz kimseye birşey kazandırmaz. Tebliğ de, İslamın cihad gibi unutulmuş şartlarından biridir. Tebliğ yapmayanın, yapana karşı olmasını sadece hasetlik olarak görüyorum. Ve bana göre "Diyalog" bir tebliğ ortamı oluşturmaktan başka bir şey değildir.
Diyaloğa karşı çıkış bence İslami değildir. Peygamberin, Medine yahudileriyle yaptığı anlaşmayı hatırlayın, faaliyetleri serbest bırakılan Mısırlı misyonerleri hatırlayın. Evet, belki de Rasulullah'ın müşriklerle Hudeybiye anlaşmasını imzalaması gibi, bizim de gücümüzü kazanana kadar kardeşlerimizi bir süre daha zinciler içerisinde bırakmamız gerekebilir. Bu hiçbirşey yapmayıp zincire mahkum olmaktan evladır. Anlaşma metninden itiraz üzere silinerek çıkarılan "Muhammed Rasulullah" yazısını hatırlayın. Hani Hz. Ali edebinden silememişti de Peygamber "o kelimeleri bana göster de sileyim" buyurmuştu. Şartların Müslümanları taviz verecek durumda bırakmaları normaldir, imtihandır. Bunu bu duruma düşerken düşünecektik. Şimdi atacağımız her geri adım "ileriye doğru atılacak yüz adım aşkına" olmalıdır.
Bu diyalogda taviz verilmesinin, Hz. İsa'ya iftira atanlarla saygı içerisinde aynı sofrada oturulmasının sebebi, onları aşkla ve şevkle sevmemizden değil, derdimizi anlatabilecek ve tebliğ yapabilecek ortamı sağlama imkanını ortaya çıkarabilmektir.
Siz içerde başörtüsü, türban, laiklik, demokrasi tartışmaları yaparken, Fethullah Gülen Hocaefendinin dünya çapında 1000 okul projesi ile İslam dini ve Türk kültürü tamamen siyasetten uzak bir biçimde yayılıyor, genişliyor. Yarın bu okulların öğrencileri dünyayı yönetmeye başlayacaklar ve o içi boş mason masallarını millete korku salmak için yazıp yayanlar hayrete düşecekler. Bir elli sene sonra inanmışlar dışında mesuliyet sahibi genç bulamayacaksınız, zira diğerleri şehvet, alkol ve uyuşturucunun batağında kıvranıyor olacaklar. Her türlü ahlaksızlık ve hayasızlıktan uzak bu gençler hem İslamın hem de insanlığın yüz akı olacaklar.
Diyaloğa gelince, bırakın onu da her sene 1 milyon dindaşını İslam'a kaptıran hıristiyanlık dünyası düşünsün. Siz kendi bindiğiniz dalı kesmeyin.
Hatta bu konuda misyonerliğe bile sıcak bakıyorum ve yasaklanmasına karşıyım. Rabbini ve dinini tanımayan müslümanın bu konuya ilgi duyarak hıristiyan olmasında bir sakınca görmüyorum. Zira bu konuya ilgi duyan kişi eğer ilgisini muhafaza edebilirse er geç doğru yolu bulur. Noelde şampanya patlatan ve bize yobaz diyen cahil müslümanın zaten bu kafayla bizim safımızda işi yok. Nicelik değil nitelik önemlidir. Bir hıristiyan her zaman bir ateistten ve "dinini bilmediği için dinsiz olduğundan haberi olmayan kimseden" evladır. Bugün içimizde kendini müslüman zanneden bir çok dinsiz bulunmakta, bu tamamen cahillikten kaynaklanıyor, eğer siz bu kişileri İslam ile doyurmazsanız onlar da açlıklarını başka bir din ile gidermeye çalışacaklardır. Hem (sözde milli eğitim politikalarıyla) Kur'an eğitimini yasaklayıp hem de misyonerliğe kızmak akıl alır iş değil. Eğer bu politikalarla ulaşılmak istenen agnostik bir toplumsa, bunu çok güzel başardığı kesin.
Unutmayın ki, "İslam" tek doğrudur. "Hak geldi ve batıl zail oldu, batıl her zaman zail olucudur" ayetine iman ediyorsanız, yani kendi dininizden şüpheniz yoksa, diyaloğa da karşı çıkmazsınız.
Bunu keşke aramızdaki bazı düşünme özürlüler idrak edebilseydi de böyle açıkça söylemeseydik, maalesef "Harp hiledir" hadisini hep hatırlatmamız gerekiyor, o zaman da çabalarımız sekteye uğruyor. Keşke insanlar konuşmadan önce düşünseler, fikir sahibi olmadan önce bilgi sahibi olabilseler.
Durumumuzu hep şöyle gördüm:
"Cılız düşman güçlenmek için cepheden kaçarken, galip komutan düşmanı kovalayıp yok edebilmek için kendi askerini ikna etmeye çalışıyor".
Bu tartışmalar bize sadece vakit kaybettiriyor.
Sunusi F. ONAY
Labels:
dinlerarası diyalog,
fethullah gülen
İslam Peygamberi Bir İnsan!
Müslüman Olmayanlar için MUHAMMED (sav)
İslam peygamberi, annesinden Muhammed olarak doğdu ama peygamberliği 40 yaşında verildi. Bu yaşa kadar bebek, çocuk, genç ve orta yaşlı bir insan olarak çağını yaşadı. Ticaretle uğraştı, savaşlara katıldı, derneklerde bulundu, aşık oldu, koca oldu, baba oldu, bütün halkının güvendiği El-Emin oldu. Hayatı boyunca halkının arasında sıradan biri olarak yaşadı. Zengin değildi, okuma yazması yoktu, içki içmezdi, dolayısıyla eğlence meclislerinde de adı geçmezdi. El-Emin oluşu dışında bir popülerliği de yoktu. Hep mütevazi ve hep Rabbiyle beraberdi.
Herşey O'na 40 yaşından sonra peygamberlik geldiğinde başladı. Önce saklandı, sonra ilan etti. Onu seven arkadaşları sevmeye devam ettiler ve buna bir de "aşkı" eklediler. Sizin içinizden gelen, beraber çocukluk yaşadığınız, sizi seven, emniyet eden dostlarınızın bir zaman sonra "Anam, babam, canım sana feda olsun ya Rasulallah" demesi ne kadar zordur bilir misiniz? İşte böyle sevildi Peygamber ve gerektiğinde onu sevenlerle ölümlü savaşlara katıldı. Ülkesinden sürüldü, sevdiklerini kaybetti.
Bir başka ülkede, başka insanlar tarafından sevildi. Kendi ülkesini kurdu sevenleriyle. Çölün ortasında kerpiçten yapılan evlerin arasındaki mescidinde otururken arkadaşlarına İran saraylarının ve İstanbul'un müjdesini verdi. Ülkesinin ulaşacağı sınırları anlattı. Onun ağzından çıkan her sözü bir pırlanta tanesi gibi koruyup saklayan arkadaşları, birbirlerine müjdeyi fısıldadılar. İnanmayanlar ise alaylarına devam ettiler. Bugünün şartlarında bu sözler bir Afganın mağarasında New York'u müjdelemesi gibi algılanmalıdır.
Peygamber "Medine site devletini" kurduktan sonra civar ülkelere elçiler gönderdi. Giden elçilerin hiçbiri "Yahu ben ne yapıyorum? Daha yırtık olmayan bir kumaştan elbise giymemişim, bu sarayın kralına mektup mu okuyacağım, ve beni dinlemelerini mi umacağım" demedi. Gururla çıktılar kralların karşısına mektubu okudular, büyük bir cesaret ve onurla önce İslam'a davet ettiler, sonra meydan okuyup vuruşmakla tehdit ettiler.
Onlar inanmış birer mümin olarak peygamberlerine iman etmişlerdi, yahudilerin Musa'ya ve Davud'a yaptıkları gibi, "Sen ve Rabbin gidin düşmanla savaşın" demediler.
Bugün Müslüman olmayanlar, olamayanlar, inanmayanlar ve alay edenler; sadece baksınlar İslam'ın Peygamberinin hayatına. Ve başlarına gelmekte olan şeyi görsünler. Bu din Kendisi bizzat bir mucize ve devlet olarak insanlığa şeref verdi. İslam Mucizedir. İslam Peygamberi ve hayatı Mucizedir. Kur'an bütünüyle bir Mucizedir.
Mesajlar bu kadar açık olduğu halde: Bir "Bedevinin" 10 sene içerisinde kralları dize getirecek bir devlet kurup dünyaya hakim olmasına rağmen, şu an ki gafil müslümanların haline bakarak müslüman olmayanlar, başlarına gelecek korkunç sona hazır olsunlar.
Şüphesiz ki ahiret vardır. Bunu görmek isteyen baktığı her yerde görebilir.
Tıpkı bugünün Amerikası ve İngilizi gibi -hatta belki de daha fazla- bir zamanlar Bizans ve Sasani imparatorlukları da kibirli idi.
Muhammed'i (sav) kabul etmeyenler, olaya dini açıdan bakmasınlar sadece; biraz tarih okusunlar. İmkasızların mümkün olduğunu görecekler. Bu apaçık bir mucizedir ve "her mucize bir uyarıdır".
Sunusi F. ONAY
İslam peygamberi, annesinden Muhammed olarak doğdu ama peygamberliği 40 yaşında verildi. Bu yaşa kadar bebek, çocuk, genç ve orta yaşlı bir insan olarak çağını yaşadı. Ticaretle uğraştı, savaşlara katıldı, derneklerde bulundu, aşık oldu, koca oldu, baba oldu, bütün halkının güvendiği El-Emin oldu. Hayatı boyunca halkının arasında sıradan biri olarak yaşadı. Zengin değildi, okuma yazması yoktu, içki içmezdi, dolayısıyla eğlence meclislerinde de adı geçmezdi. El-Emin oluşu dışında bir popülerliği de yoktu. Hep mütevazi ve hep Rabbiyle beraberdi.
Herşey O'na 40 yaşından sonra peygamberlik geldiğinde başladı. Önce saklandı, sonra ilan etti. Onu seven arkadaşları sevmeye devam ettiler ve buna bir de "aşkı" eklediler. Sizin içinizden gelen, beraber çocukluk yaşadığınız, sizi seven, emniyet eden dostlarınızın bir zaman sonra "Anam, babam, canım sana feda olsun ya Rasulallah" demesi ne kadar zordur bilir misiniz? İşte böyle sevildi Peygamber ve gerektiğinde onu sevenlerle ölümlü savaşlara katıldı. Ülkesinden sürüldü, sevdiklerini kaybetti.
Bir başka ülkede, başka insanlar tarafından sevildi. Kendi ülkesini kurdu sevenleriyle. Çölün ortasında kerpiçten yapılan evlerin arasındaki mescidinde otururken arkadaşlarına İran saraylarının ve İstanbul'un müjdesini verdi. Ülkesinin ulaşacağı sınırları anlattı. Onun ağzından çıkan her sözü bir pırlanta tanesi gibi koruyup saklayan arkadaşları, birbirlerine müjdeyi fısıldadılar. İnanmayanlar ise alaylarına devam ettiler. Bugünün şartlarında bu sözler bir Afganın mağarasında New York'u müjdelemesi gibi algılanmalıdır.
Peygamber "Medine site devletini" kurduktan sonra civar ülkelere elçiler gönderdi. Giden elçilerin hiçbiri "Yahu ben ne yapıyorum? Daha yırtık olmayan bir kumaştan elbise giymemişim, bu sarayın kralına mektup mu okuyacağım, ve beni dinlemelerini mi umacağım" demedi. Gururla çıktılar kralların karşısına mektubu okudular, büyük bir cesaret ve onurla önce İslam'a davet ettiler, sonra meydan okuyup vuruşmakla tehdit ettiler.
Onlar inanmış birer mümin olarak peygamberlerine iman etmişlerdi, yahudilerin Musa'ya ve Davud'a yaptıkları gibi, "Sen ve Rabbin gidin düşmanla savaşın" demediler.
Bugün Müslüman olmayanlar, olamayanlar, inanmayanlar ve alay edenler; sadece baksınlar İslam'ın Peygamberinin hayatına. Ve başlarına gelmekte olan şeyi görsünler. Bu din Kendisi bizzat bir mucize ve devlet olarak insanlığa şeref verdi. İslam Mucizedir. İslam Peygamberi ve hayatı Mucizedir. Kur'an bütünüyle bir Mucizedir.
Mesajlar bu kadar açık olduğu halde: Bir "Bedevinin" 10 sene içerisinde kralları dize getirecek bir devlet kurup dünyaya hakim olmasına rağmen, şu an ki gafil müslümanların haline bakarak müslüman olmayanlar, başlarına gelecek korkunç sona hazır olsunlar.
Şüphesiz ki ahiret vardır. Bunu görmek isteyen baktığı her yerde görebilir.
Tıpkı bugünün Amerikası ve İngilizi gibi -hatta belki de daha fazla- bir zamanlar Bizans ve Sasani imparatorlukları da kibirli idi.
Muhammed'i (sav) kabul etmeyenler, olaya dini açıdan bakmasınlar sadece; biraz tarih okusunlar. İmkasızların mümkün olduğunu görecekler. Bu apaçık bir mucizedir ve "her mucize bir uyarıdır".
Sunusi F. ONAY
Subscribe to:
Posts (Atom)

